son 30 günde en çok ne okundu?

20 Temmuz 2024 Cumartesi

düşünen bir varlık olmanın dayanılmaz zorluğuna dairdir

 


bu yazımın başlığını 15.10.2023 günü saat 19:31'de atmışım. yine eskişehir'de yaşıyor olduğum dönemde yyazmaya karar verdiğim fakat öylece kalan bir yazı.

insan olmanın temelinde düşünmek bulunur, fakat çoğu insan düşünmez, bazısı da düşündüğünü zannettiğinden düşünmez. bazıları var ki genel olarak yaşayış halinin içinde hep düşünmek halindedir. ben bu halimden çok memnun olduğumu söyleyemeyeceğim ancak yaşamak halinin içinde sürekli olarak düşünüyorum, bu oldukça yorucu bir duruma getiriyor beni. herhangi bir haksız eylemi düşünmek durumu, yahut genel olarak aklıma gelen bir konuyu düşünmek, bazı bazı düşündüğümü not almak. gerçekten çok yoruyor.

düşünmek, düşünceli olmak hali nasıl oluyor size şöyle belirteyim. düşünmeyi henüz bilmeyen insanlar adına aktarıyorum. diyelim ki ortada benimsemediğiniz, size uygun gelmeyen, size ters gelen bir düşünce hali var. sizler bu düşünce ve düşünceler dizisine dair anlam verememek halinizi bazen 'dalga geçerek' bazen 'hakaret ederek' bazen 'aşağılayarak' gösterirken ben bunların hiçbirisini yapmıyorum.

bir örnek ile nitelendireyim. ortada herhangi bir filmden hoşlanan bir insan var, film de toplumun birçok kesminde eleştirilen, beğenilmeyen bir film. ancak o insan o filmi çok beğeniyor, çokça seviyor. o filme olan beğeni hissine sahip çıkıyor. şuan toplumumuz ne diyor genelde bu gibi durumlarda, "bunu da izlemezsin", "bunu izleyen kendine insan demesin" vs vs gibi saçma sapan cümleler. anlamsız, manasız, cümle kurmak adına cümle kurulmş olan haller. ben ne diyorum, olabilir, belki filmde kendinden bir şeyler buldu, belki hoşuna giden bir tarafı vardı. yahut sadece sevdi yani, bana ne, beni ne ilgilendirir, izlemiş, sevmiş. olay sadece bu yani. benim üzerime düşmez bunun eleştirisini yapmak.

düşünceli olmak anlamında düşünmek, buradaki farkı anlamlandırmaktan geçiyor. birinin yaptığı bir eylemden ben zarar görüyor muyum, hayır. o yaptığı eylem sadece onu ilgilendiren bir eylem mi, evet. o halde benim bu durumda, onun yaptığı eyleme karışma hakkım yoktur.

ha benim durumum biraz daha farklı çünkü sadece olay burada kalsa yine kolay ama ben daha farklı boyutlarda gece gündüz, çalışırken vs hemen hemen her durumda düşünüyorum. yoruluyorum. ben ve benim gibi bu şekilde 7-24 düşünmek halinde olan insanların hayatı dayanılmaz zorluktadır, bilenler bilirler. özellikle de böye "düşünceli olmak anlamında düşünemeyen" insanları çokça barındıran güzel ülkemde bu denli düşünen bir varlık olmak, dayanılmaz çokça dayanılmaz zor.


18 Temmuz 2024 Perşembe

Türkiye'ye göre çokça kalifiye birey olduğum gerçeği




blog sitemde 7 yıldır sizlere mümkün oldukça çeşitli konulardaki düşüncelerimi aktardım ve geçtiğimiz ay itibariyle blog sitemde girmiş olduğum 8. yılda da buna devam ediyorum. bu yazımda daha çok kendimi aktarmak istedim. başlıkta belirttiğim üzere Türkiye'ye göre oldukça kalifiye bireyim, çünkü Türkiye genel anlamıyla ortadoğu ülkesi. ne yapsak ne etsek de durum bu, ülkenin hangi kesiminde bulunuyorsanız bulunu her insan biraz biraz ortadoğu barındırıyor içinde. yanlış anlaşılmasın, ben kesinlikle diyemem ki Türkiye'deki en kalifiye bireyim, asla. beni tanıyın, düşüncelerimi kavrayın, ondan sonra buna siz karar verin. ben sadece Türkiye'ye göre genel itibariyle kalifiye olduğumu söylüyorum. bu asla kendimi övmek için söylediğim bir şey değil. bu yazı içerisinde kendi yazılarımdan örnekler vererek durumu açıklayacağım yer yer. bu şimdi bahsettiğim konuyu da en iyi anlatan yazım, kendini bilmenin dışa vurumu ego mudur? isimli yazımdır. bu yazımı okuduysanız yahut okuyacak olursanız, buradan sonraki yazının devamını da daha iyi anlayabileceksiniz diye umut ediyorum. zira öncelikle önemli olan iletişim, iletişim olmaz ise, benim ve beni okuyan okuyucu arasında bir sağlıklı iletişim sağlanmaz ise o halde bu yazıyı okuyana anlatmak istediğim durum geçmemiş olur. ben egoist de olurum, megaloman da olurum daha başka niteliklere de sahip olurum sizin gözünüzde, yani beni yanlış anlayan ve anlayanların gözünde öyle olurum. ki yeri geldiğinde kendime dair megaloman olduğuma dair bir eleştiri de aldım. bunu asla kabul etmiyorum, ama olabilir belki kendimi yanlış yansıtmışımdır. o sebeple karşıdaki insanı elbette gereksiz ve yersiz eleştiremem. zira dediğim gibi ben kalifiye bireyim bu ülkeye göre. elbette ki anlaşılmayacağım elbetet ki eleştirileceğim, önemli olan benim sahip olduğum, yönlendirdiğm tavrımın sakin olması olayı. beni buraya kadar anladınız diye varsayıyorum, şimdi de şuna değineceğim. herhangi birinin bana şöyle bir soru yönlendirebileceğini varsayıyorum.

herhangi birine dair herhangi bir soru: madem Türkiye'ye göre çok kalifiye olduğunu düşünüyorsun o halde neden halen Türkiye'de yaşamaktasın?

evet, güzel bir soru. beklenen bir soru olurdu. tamam, ben Türkiye'ye göre çokça kalifiye olduğumu düşünüyorum evet, ama bu demek değildir ki benim başka bir ülkede yaşamak arzum var yahut ülkemi sevmemeye dair bir arzum yok ki. yine bir yazımdan örnek vereceğim, o yazımda küçük iskender'in bir şiirine dair yorumlama yapmıştım, çok da severim. blog sitemde de son 1 yılda en çok okunan yazıdır aynı zamanda. yazımı zamanında sizlere, küçük iskender'in balkon değiştrmekten kastı neydi? başlığı altında sunmuştum. burada küçük iskender bana göre balkon değiştirmekle ülke değiştirmeyi kastediyor, keza şiirinde de bunu "kültür mozaiği sğmıyor, hümanizm sığmıyor, özgürlük sığmıyor!" şeklinde bahsediyordu Türkiye'den. evet, katılıyorum durum halen böyle. halen bu ve birçok şey bu balkona, bu ülkeye sığmıyor. ama benim balkon değiştirmek kastım maksimum şehir olarak var, o da neresi, benim için Eskişehr. ben Eskişehir'i çokça seven ve hayatımın büyük kısmını orada yaşamak arzusunda olan biriyim. benim için Eskişehir balkonu yetiyor, Eskişehir balkonu demişken de, oradaki balkonlar da gerçekten küçük, Fransız balkonu. hava alabiliyorsunuz sadece, ancak hoş yani, yeterli. mühim olan da bir hava almak bence daraldığında. şiire yeniden geleyim, iskender diyor ki "yaşadığın yeri arzuladığın yere benzetmeye çalışma!" hah. benim de öyle bir derdim yok zaten. tamam kalifiye olabilirim, ki kalifiye olma durumum genel olarak ne Eskişehir ile ne de başka ülkemizdeki gelişmiş şehirle kıyaslanabilir düzeyde bana göre. ancak benim kendimi tamamen özgür hissetmek gibi bir arzum yok. çünkü ben gerçek bir, tam olarak özgür yaşanabilir durumuna inanmıyorum, böyle bir şeyin gerçek olabileceği düşüncesini de pek gerçekçi bulmuyorum. özetle cevaplamam gerekirse, evet kalifiyeyim, ama yaşadığım yeri değiştirmek arzum yok. bu konuyu da daha iyi anlamak için, bu şiiri yorumladığım yukarıda bağlantısını bıraktığım yazıyı okuyabilirsiniz.


bu konuyu okuyan okur muhtemelen benim diğer yazılarımdan nasiplenmemiş ise, soracaktır. hangi davranışımla yahut neden dolayı kalifiye olduğumu söylediğimi merak ediyor olabilir. kalifiyeyim çünkü, bu ülkedeki toplumun genel anlayışına göre olaylara daha muasır bakabiliyorum. lgbti+ bireylere onları anlayarak bakabiliyorum, insanların yönelimine göre karşıdaki insanın da arzusu dahilinde beraber cinsel anlamda bir şeyler yaşayabilecekleri düşüncelerini onaylıyorum. elbette ki insanlar mutlu olacakları kişi ve kişilerle beraber olmalılar. evet kişilerle. bir insanın hayatı boyunca bir insana bağlı kalarak yaşamak arzusunu da doğru bulmuyorum. bunu da yine, cinsel ilişki devrimi başlığı altında anlattım. insanlar evleniyorlar ve hayatları boyunca tek bir kişiye bağlı yaşamaya çalışıyorlar, buna zorunda gibi hissediyorlar kendilerini, bazılar ise kendini kandırıyor, belki de büyük bir çoğunluk kendisini kandırıyor bilemiyorum. bir erkek kendisini tatmin eden birden fazla insanla olabilir, bir kadın da aynı şekilde kendisini tatmin eden birdan fazla insanla aynı zamanlarda yahut farklı zamanlarda birlikte olabilir. bunlar artık aşılması gereken, olağan, norma uygun durumlardır. bizler toplum olarak çok meraklı, ama özellikle de bomboş şeylere merakı olan insanlarız ne yazık ki. ünlü insanların kaset olaylarında da bu merakımızı o kadar saçma şekilde gözler önüne seriyoruz ki. daha geçtiğimiz gün olan olay mesela. isim yahut isimler kullanmayacağım. olay velev ki oldu velev ki olmadı. yetişkin bir insanın başka bir yetişkin olan insan ile gayet iradeleri dahilinde birlikte olmalarından kime ne, size ne? neden böylece ortaya atılan bir videoyu izleme gereği hissediyorsunuz? biz toplum olarak hani cinselliğe çok kapalı, bunu ayıp olarak görür, özellikle de kalabalık ortamlarda böyle şeyler konuşmazdık hani. yok hiç de öyle değil, gayet de toplum olarak insanların cinsel hayatını dehşet biçimde merak ediyoruz. hele ki toplum önünde adı sanı duyulan bir insan biriyle cinsel ilişkiey girince. velev ki hemcinsiyle velev ki karşı cinsle girdi. hemen sanki çok anormal durummuşçasına, aaa nasıl sevişir, nasıl ilişkiye girer. yok midem bulandı cart curt. güzel insan, sayın mükemmel okumuş görmüş bilmem ne yaşamış insan, sana kim izle dedi bunu? zaten neden izledin yani? başka iki insanın kendilerinden izinsiz olarak yayılanmış bir içeriği. ha şimdi olayın doğrusunu bilemem belki montaj belki değil ben sadece olaayın gerçek boyutta olması halindeki yapılması gerekeni söylüyorum. neden ya, neden böyle bir şeyi izliyorsunuz zaten, bu ne kadar etik? işte ben mesela böyle bir içeriği izlemiyorum, çünkü Türkiye'ye göre kalifiye bireyim. benim genel olarak böyle bir durum yaşanmışsa da bunu eleştirmeye hakkım yok çünkü beni ilgilendirmeyen durum, beni ilgilendirmeyen konularda da boş boş yorumlar yapamam, çünkü yine üzerine basa basa söylemek istiyorum, gerek düşünce anlayışım, gerek yaşamı, hayatı anlamlandırma halimle bu ülkeye göre oldukçe fana halde kalifiyeyim.


insanların özel hayatına müdahale etme hakkını kendimde bulundurmayacak kadar muasırım. çünkü yok yani arkadaşlar yok, yani herhangi ik insanın ya da birdan fazla insanın bir araya gelerek birbirinden mutlu olma halleri beni asla ilgilendirmez, kimseyi de ilgilendirmez. merak duygunuzu sizi daha çok muasırlaştırabilecek, daha çok birey haline getirecek alanlarda geliştirseniz emin olun ki çok büyük çoğunluğunuz o zaman bu gibi durumlara yorum yapma gereği dahi duymayacak. ancak bu ve bu gibi olaylar öyle bomboş şekilde medyatik oluyor ki, benim de burada doğru ve yanlışı siz insanlara açıklama ihtiyacım doğuyor. çünkü düşünüyorum, sürekli düşünmek halindeyim ve bilgimi eğer yansıtamazsam sunamazsam, beynimin içinde büyük bir birikinti haline geliyor, artık beni çokça yoruyor. hayattan soğutuyor, yaşamaktan soğutuyor. ben yeterince zaten birçok şeyden soğumuş bireyim. hemen hemen birçok şeyden soğudum, soğumaya da devam ediyorum. keşke ülke insanım her konuda söz hakkı sahibi olmadığı gerçeğini anlayabilse, o zaman kimse kimsenin hayatına da yersizce müdahale etmezdi. kadınlar istediği zaman diliminde istediği gibi çıkar, acaba tacize uğraacak mıyım gibi düşünlcere girişmezdi. ama bunu maalesef ki kadınlar da yapıyor, bu son bahsettiğim medyatik olayda cinsiyet ayırt etmeksizin her insan yerli yersiz hiç alakasız şekilde eleştiriler yağdırmışlar. asıl bunu kadınların yapmasını istemezdim yani. ama maalesef ki yapıldı, yapılmaya de devam ediliyor. insanlar nerede nasıl davranacağını bilmediği için biz ülke olarak gelişimimizi daha iyi şekilde sağlayamıyoruz.

böyle bir ülkede bu düşünce yapısıyla kalifiye olmam sizce de normal değil mi, aşikar değil mi, durum ve olay bu değil mi? apaçık ortada olan bir gerçeği yazıyor olmam ego değil, yalnızca kendimi biliyor olduğum gerçeğidir.

saygı ve sevgiyle.


16 Temmuz 2024 Salı

rezervuar köpeklerindeki kilit karakterleri değerlendiriyorum

 


şu ekibe bakar mısınız, gerçekten adeta bir suç çetesi gibi durmuyor mu? bence öyle. kesinlikle öyle, rolü yaşamak böyle bir olay.

not: filme dair herhangi bir detay dahi almamak isteyenler var ise okumalarını önermem.


yazıma başlamadan önce, yazımı yazarken bana içecek olarak eşlik eden, tarım krediden almış olduğum, tarım kredi marka yarım bardak süte teşekkürlerimi sunuyorum.

rezervuar köpekleri, quentin tarantino'ya dair ve genel olarak da benim izlerken en çok keyif aldığım filmdir. bu filmi neden seviyorum anlatayım, filmin olayı bu olduğu için yani konusu bu olduğu için direkt bahsedeceğim. birbirinden bağımsız suç işleyen kişilerin bir araya toplanarak elmas soygunu işi için bir araya gelmesi ve soygun sırasında başlarına gelen olaylar bu filmin konusu. beni de açıkçası en içine çeken olay da bu. birbirini tanımayan insanların toplanıp, farklı farklı kod isimlerle bir arada bulunup bu soygun işinde yer alması. ve büyük iş, neticesinde elmas soygunu yani.

ben burada filmdeki karakterleri değerlendirmek istiyorum, eğer bir suç işlenecek olsa hangi karakterle işlenmesi ne bakımdan iyi olur onu değerlendirmek istiyorum.

ve karakterlerin hepsini değil sadece, mr. white, mr. blonde, mr. pink. evet sadece bu üç karakteri değerlendireceğim yani en azından şuan öyle düşündüm. diğer karakterlere çok değinmek istemiyorum. genel olarak da filmin olayı bu üç karakter ve beraberinde mr. orange ile dönüyor. 

bir suç işleyecek olsam, güvenilirlik açısından kesinlikle mr. white karakterini bulundurabilirdim. gerçekten her anlamda yanımda duran biri olurdu. gerekirse kurşunun önüne kendisini atabilecek bir tip. sizi kesinlikle ama kesinlikle satmayacak biri. fakat kendisi sizi satmayacağı gibi siz de onu satmamalısınız elbette. bu gibi durumlara karşı çok fena sertleşebiliyor. filmdeki bir repliğini hatta çok severim, filmin henüz ilk sahnelerinde bu ekibi bir araya getiren kişi, yani patron diyelim. ekibin patronu, şaka olarak mr.blond karakterine, mr. white'ı vurması gerektiğini söylüyor. mr. white da ona, "beni rüyanda bile vursan kalkıp özür dilemen gerekir." diye karşılık veriyor. olay söz, kendisinden korkulması gerektiğini açıkça burada belli eden bir karakter. ama dediğim üzere, dostuna da gerçekten iyi davranan, onu satmayan, onu koruyan bir tip. ki bana kalırsa ekibin en güvenilir kilit karakteri de kendisidir.

mr. blonde karakterini alır mıydım? şöyle ki, karakter oldukça psikopat, hatta bu film ile özdeşleşen polise işkence sahnesi mevcut. bu sahnenin ayrıntısına girmeyeceğim, izleyenler bilirler zaten. eğer ekibe bir psikopat gerekiyorsa kesinlikle alınması gereken bir karakter. bu karakter peki sizi satar mı, açıkçası satacağını düşünmüyorum. satmayacağı konusunda filmdeki tavrıyla aslında kötü bir yanı yok. sadece psikopat tavrıyla sizi o işleyeceğiniz suçta ele de verebilir kurtaradabilir. nerede ne yapacağı pek belli olmadığından, her bir şey bu karakterden çıkabilir diye de düşünmüyor değilim. sağı solu belli olmaz. dikkat edilesi gereken biri.

peki ya mr. pink? mr. pink karakteri de ekipteki en kurnaz kişidir. kendisinin de filmde belirttiği üzere, profesyonel takılan kişi. o ekipte gerçekten soygun için bulunan ve bunun için de elinden geleni yapan bir karakter. eğer bu karakter başta dinlenseydi belki filmdeki olay çok daha başka yerlere gidebilirdi. ama dinlenmedi. bir suç işleyeceğiniz zaman yine de korkulası bir tip olabilir. çünkü söz konusu kendi çıkarı ise, sizi de satabilir, yahut vurabilecek bir tip. kurnaz evet ama kendine kurnaz. fakat burada yani filmde bulunduğu durum gereği de ister istemez ekibini düşünüyor. çünkü biliyor ki ekipten biri yakalandığında kendisi de yakalanabilecek bir duruma girebilir. bu sebeple bir suç işleneceği zaman bulundurulması gereken biri bu anlamda. zira kendi çıkarı konusunda sizi de koruması gerekliyse bunu en akıllı yoldan yapabilen kişidir mr. pink.

bu film gerçekten sinema tarihinin en etkileyici filmlerinden bana göre. birbirinden bağımsız insanların soygun için bir araya gelmesi, soygun sonrasındaki ruh halleri, öfkeli tavırları vs. o kadar gerçekçi yansıtılmış ki quentin tarantino tarafından. yani çok film kültürü olan biri değilim, zira çok film izlemeyi de sevmem ancak bu filmi mümkün oldukça hayatımda yaşıyor olduğum her yaşımda izlemeye gayret ederim bir kez. yahut iki yılda bir defa. çünkü gerçekten izlerken zevkin doruklarına çıkıyorum. eğer izlediyseniz muhtemelen neyi kastettiğimi anlıyorsunuzdur. izlemediyseniz de mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. quentin tarantino'nun bütün filmlerini izledim ve bana göre en iyi filmi rezervuar köpekleri. sonrasında da ucuz roman derim sanırım. 


15 Temmuz 2024 Pazartesi

yanlış kararlar almanın sebepleri, bonus içerik ve sonrası



bu yazıyı yazmamın sebebi halen yanlış kararlar alıyor olmam sebebiyledir. oysa bu blog sitemin ikinci yılında, 2018 yılının ağustos ayında "karar vermek zor mu?" başlığı altında gayet mantığa uygun bir yazı da yazmış idim. bazen insanlar geçmişte daha mantıklıyken sonradan daha mantıksız kararlar alabiliyor. biraz bunu irdeleyeceğim bu yazıda. hadi gelin neden yanlış kararlar alıyorum ve genel olarak neden yanlış kararlar alıyoruz düşünelim.

en gerçekçi sebebi, karar alınırken çok aceleci ve düşüncesizce davranmaktır. yani bir karar alırken, özellikle de önemli, hayatınızı değiştirecek kararlar alırken, bana göre ilk yapılması gereken şey, bu kararın artısı ve eksiklerini yapmak. uzun uzadıya, ayrıntısına dek yazmak gerek. artıları eksisini geçti diyelim, kararından yine emin değilsin, ne bileyim çevrende düşüncelerine önem verdiğin, senin için hayatındaki kilit, önemli insanlar varsa onlara danış. bunu mesela 2018'deki yazımda da belirttim, bu tarz. ama işte yeterince anlayamamışım ki yeniden yazıyorum. yeniden, anlayana dek. bu yazı ben ve benim gibi tüm yanlış kararlar alanlara.

düşünceniz, aldığınız karar sizi tatmin edene dek tekrar tekrar düşünün, aldığınız kararın geleceğini görmeye çalışın, hayatınıza dair geleceği görmek, en azından tahmin etmek çok da zor değil, zira hayat size ait. karar sonrası 3 ayı, 6 ayı, 1 yılı düşünün. ya da çok uzağa gitmeyin, karar sonrasındaki ilk 1 haftayı düşünün, o eylem sizi mutlu edecek mi diye. etmeyecekse vazgeçin o karardan. sizi mutlu etmeyen, yanlış kararlardan mümkün oldukça kaçınmayı ancak bu şekilde başarabilirsiniz.

sonuç olarak ne yapıyoruz karar öncesi, yazıyoruz çiziyoruz, artı eksi karşılaştırması yapıyoruz, artılar çok çıkarsa ve yine de karar sizi tatmin etmiyorsa kendimiz için önem arz eden insanlara danışıyoruz. ek olarak da karar sonrasındaki süreci düşünüyoruz. ta ki tatmin olana dek.

buraya kadar olay 2018'teki yazının bir güncellemesi bir özeti bir yeniden hayata geçirilişine dairdi, peki yanlış karar aldık, maalesef ki hayatımızı o yanlış karar sonrası devam ettirmek gerekiyor, o zaman ne yapmalıyız, oraya da değinmeli.

sürekli olarak karamsar olmamak gerek diye düşünüyorum, değil mi sayın kendim. yahut bu yazıyı okuyan değerli okur. klasiktir, dünyanın sonu değildir. bazı yanlış kararlar bizi ileride çok daha iyi kararlar almaya götürür. hatalar bazen netice olarak doğru kararlar öncesindeki en önemli yoldur. önemli olan o düşüncenin hata olduğunu anlayabilmekte. önce bunları bir anlayıp, kavramak gerekiyor. kendimize bunu kabul ettirmek gerekiyor. ego vs yapmaya hiç gerek yok. yanlışsan yanlışsındır, kendini kandırmaya hiç çalışma, yanlış karar verdim de ve önce bunu bir kendine kabul ettir.

bu aşamayı geçtikten sonra da eğer ki o hatadan dönülebiliyor ise, mümkün oldukça elinden geldikçe bu hatadan dönmek adına çabala, çaba göster. neticede hayatı kötü hale getiren biz olduğumuz gibi iyi olması için de çabalayan biz olmalıyız. bizi en iyi biz anlar, biz düşünürüz. yanlış kararlar versek de kendimizden kaçamıyoruz neticede. her insan kendi bedenini, kendi ruhunu yahut kendi karakterini seviyor değil ama bir şekilde her gün kendimizle yüzleşiyoruz. bunu kabullenmeli.

diyelim ki hatadan dönülmüyor, elimizdeki imkanlar doğrultusunda hayatımızı eskisinden çok çok daha güzel hale getirebilmek için çabalamalı o zaman. yaşadığımız anı daha da güzelleştirme gayretinde olmalıyız, bizim için yine en çok çabalayacak biziz neticede, ki çabalaması gereken de biziz. karamsarlık, hep bir mod düşüklüğü nereye kadar gidebilir ki yani? gerçekçi olmak gerek bir yerde, bir yerde hayatın devam ettiğinin farkına varmalıyız. hayat doğrusuyla yanlışıyla devam eden akan bir süreç. elbette ki her insan doğru karar verecek değil. yanlışlarımızı anlayabilmek de neticede bir doğru karardır sayın kendim ve değerli okur.


2023 eylül ayında google haritalarda neler arattım

 



bu aralar blog sitemi ilginç şekilde çok aktif kullanmaya karar verdim, blog sitelerinin yaygın olduğu zaman diliminde insanlar bloglarına her gün ya da iki güne bir de olsa yazı giriyor muydu bilmiyorum ancak ben burada bir şeyler yazmayı seviyorum. beni mutlu ediyor, okuyan az olsun öz olsun önemli değil benim için, kendime dair, yaşantıma dair günlük, düşüncelerime dair bir kitap gibi. neyse başlayayım.

1 eylül, saat 22:07'de "ŞeyHane Vintage Cafe" araması yapmıştım. eskişehirde yaşadığım dönemde oraya çokça giderdim, orada çay içmek oldukça keyifliydi, hatta böyle çayı küçük bir demlikte falan getiriyorlar, oradan dolduruyorsun böyle, mükemmel olay, seviyorum böyle otantik şeyleri. umarım halen açıktır.

aynı gün, saat 22:10'da namık kemal sokağını aramışım. evimin bulunduğu sokak olduğu için, muhtemelen evim ile kafenin arasındaki mesafeyi tam anlayabilmek için yapmış olabilirim, emin değilim.

2 eylül, saat 22:17'de, dikkat ederim öncelikle bakın yine 22. gececi olduğum nasıl da belli aramalarımdan. neyse işte 22:17'de Es Pilav araması yapmışım. yanlış hatırlamıyorsam orada da yemek yemiştim. güzel, uygun fiyatlı bir yerdi, şuan bilemiyorum tabii.

8 eylül, saat 19:14'te The Roots Cafe araması yapmışım ki bu kafede Eskişehir'de çokça sevdiğim kafelerden birisidir. çokça gitmiştim. sevdiğim bir yer.

10 eylülde, gece geç saatlerde şirintepeye dair de arama yapmışım fakat aslında şirintepeye çok da gitmiş biri değilim, ne sebeple arama yaptığımı şuan hiç anımsayamadım.

27 eylülde, evet 27 eylül. arada pek böyle önemli bir arama göremedim. 27 eylül, akşam saat 17:22'de Addax Giyim araması yapmışım. muhtemelen bir iş çıkışı saati arkadaşlarımla orada buluşacaktım, o sebeple aramasını yapmışımdır. zira oradan pek alışveriş yaptığımı hatırlamıyorum hatta muhtemelen hiç yapmadım.