son 30 günde en çok ne okundu?

14 Eylül 2026 Pazartesi

yaşamak eyleminin çok da matah olmayışı

 



en başta belirtmek isterim ki bu yazının başlığını 15.03.2023 tarihinde yazmışım, hatta ne denli doğrudur bilmem saat olarak da 23:54'te. bir anda zihnime bu yazıya devam etme daha doğrusu başlama isteği geldi.

bu defa bu yazımda yaşamak eyleminin çok da matah olmayışı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum, bununla bağlantılı olarak da bu yazımda arthur schopenhauer'un sarkacından bahsedeceğim.

arthur schopenhauer'a göre yaşam denilen olay bir sarkaca benzetiliyor. şöyle ki:

İstek ve Acı: İnsan, özü gereği sürekli bir şeyler arzular ve ister. İstediği şeye ulaşamadığı sürece bir eksiklik hisseder, yani acı ve yoksunluk çeker.

Tatmin ve Can Sıkıntısı: İnsan binbir güçlükle arzusuna ulaşıp onu elde ettiğinde ise o anlık zafer hissi hızla kaybolur. İstek tatmin edilmiştir ama bu sefer de boşluğa düşer, elindekinden bıkar ve ölümcül bir can sıkıntısı baş gösterir.

yukarıdaki cümleleri hangi tarihte yazmışım bilmiyorum. sadece yazının en başında anladığım kadarıyla yazıya başlama tarihim 15.03.2023. bu yazıya ikinci yahut üçüncü kez devam etmeye çalışıyorum. bir türlü bitirmek kısmet olmamış. şu an tarih 14.09.2026. günlerden pazartesi gecesi, saat 22:53.

geçtiğimiz gün aslında bu durumun kısmen yahut büyük ölçüde sebep verdiği bir konuda yazı yazdım, "ne için yaşadığımı bilmiyorum" başlıklı yazımdan bahsediyorum. bunun sebebi biraz da arthur schopenhauer. yanlış anlaşılmasın kendisine adeti bir suç atfetmek değil maksadım. aksine arthur schopenhauer'u okumaya bayılırım. uzun süredir okumuyorum. şu anki ruh halimle asla kaldıramam iyice daha bir depresif hale getirir. daha ne kadar depresif hale gelebilirim gerçi bilmiyorum. depresif kelimesinin bir an sözlük anlamını sorguladım sözlükte, tam olarak anlatmaya çalıştığım durum. "ruhsal çöküntü içinde bulunan" anlamına geliyor. bu işte tam olarak beni tanımlayan bir sözcük.

yanlış anlaşılmasın hani bu asla bir şımarıklık ürünü değil, yani depresifliğimin kesinlikle bir şımarıklık ile ilgisi yok. çok fazla bir şeyleri sorgulamaktan ve genel olarak birçok şeyde anlam kaygısı güden ben ile ilgili bir durum. zaten geçtiğimiz gün ne için yaşadığımı bilmemeye dair yazım da tam olarak bu yüzden işte.

gerçekten yok yani, bilmiyorum. hani bazı insanlar şey diyebilir. bir işin vardır, işinde başarılı olmayı isteyebilirsin. yahu bu sadece yan görev olabilir. yan görev kavramını kısaca açayım. hani örneğin bir rpg(role playing games, yani rol yapma oyunları) oynarsınız da, ana göreviniz olur, onun yanında da sırf yüzdelik kasmak için yahut az biraz getirisi olsun diye kasacağınız yan görevler olur. işte benim için iş hayatı tamamen yan görev. birçok insan için eminim ki bu ana görevdir. hayatı, işi gücü işten ibaret bir hal almış olan insanlar tam olarak kendisini o işe hapsetmiş ve orada ana görev olarak yapıyorlar. onun dışında yaşadıkları kendi hayatları ise yan görev olmuş durumda.

hah işte emin olun ben öyle yapsam yine iyiydi, ama işte anlam bulamıyorum bunda. hayattaki gerçek anlam bu olamaz diyerek asla ama asla iş hayatımı ana görev durumuna getiremem yani. bu benim sorgulayan yanıma aşırı ters bir durum olur. peki ana görev ne derseniz, inanın asla bilmiyorum. işte zaten bu yüzden var bende bu depresiflik. kendime şu hayatta bir ana görev bulamamış olmanın sancısını çekiyorum.

bu yüzden de yaşamak benim nezdimde(doğru kullandım mı bilmiyorum) kesinlikle matah bir şey değil. yani şöyle görüyorum. herhangi bir an ölüm meleği gelse. ya ben şunu da yapacaktım diye içimden geçirmezdim sanırım. çünkü öyle bir arzu yok yani. bunu belki biraz arthur schopenhauer'in sarkacına bağlayabiliriz ama büsbütün de bağlayamayız. o biraz böyle orada benim anlamlandırabildiğim kadarıyla hayattan bir şekilde tatmin olamama halini anlatmaya çalışıyor. ki gerçekten de öyle, tatmin edici bir yer olduğunu da düşünmüyorum. birçok şey anlık. mutluluk, hüzün. ha bendeki bu depresif durum adeta yaşayış şeklim haline gelmiş ama bundan da yıllardır çıkamıyorum yani yapacak bir şey yok işte. belki yaşamımı bir anlama kavuşturabilirsem o zaman o depresiflikten çıkabilirim ki daha doğrusu öyle bir durumda muhtemelen de çıkarım.

bu kadar, nihayet bitti. 

ha bu arada son olarak, matah sözlükte, "İnsan, mal, eşya vb. için küçümseme yollu bir söz." anlamına geliyor.

saygılarımla. 

 

 

beklemek

 


 

beklemek sözcüğünün hayatın bizzat kendisi olduğu düşüncesindeyim. bir çeşit azap. sürekli olarak bir bekleyiş halinde olmak, iyi şeyler olabileceğine dair bir düşüncede olmak ve sonrasının hüsran olması o işin azap halini daha da yukarıya çekiyor. peki beklemek eyleminin azaba dönüşmemesi ve sonunun hüsran olmaması için nasıl çabalamalıyız?

beklemek işini abartamadan yaşamak. elbette ki arzumuz yerine gelirse bir çeşit mutluluk hali olacak. sevineceğiz. belki çığlıklar atacağız(bkz: ben)

elbette ki hayatta bekleyişlerimiz olacak zira başta dediğim gibi hayatın kendisi beklemek. biz bu bekleyişi ne kadar abartılı yaşarsak sonu hüsran olduğunda o denli düşeriz ve biteriz. her ne kadar ruhsal anlamda iyi olmasam da hayatta iyi yapabildiğim sayılı şeylerdendir, çünkü beklemek sonundaki hüsranı çok fazla abartmadan deneyimliyorum. elbette üzülüyorum bir insan olarak. ama çok da umursamadan. bu hani böyle "umursamıyorum ya" deyip umursamak değil, gerçek manada "umursamamak". kendimi kandıramam, kendim inanmalıyım önce ki burada bir şeyler aktarabileyim.

günlük hayattaki beklentilerime karşı kendi tepkilerimi mümkün oldukça çok iyi gözlemlemeye çalışıyorum. gözlemlemelerim sonucunda şu sonuca vardım ki gerçekten bir şey olmadığında çok da üzülmüyorum. anlık belki bir hayal kırıklığı, ki bu da elbette olacaktır yani. ama anlık bir olaydır neticede. ben bir şeyler için çabalarım olur yahut olmaz. önemli olan, yani hayatı güzel kılan, anlamlı kılan da çabamız. elimden geleni yaptım mı? evet. o zaman çok da umursayamam yani elimden geleni yapmışım ve olmamış.

konunun özünü toparlayacak olursam ilk olarak bu bekleyişi abartmamalıyız dediğim gibi. peki abartmamak nası olmalı, yani hayattaki her bir şeyimizi de o beklentinin sonucuna bağlamamalıyız. iki ihtimal var neticede olur yahut olmaz. elbette evrene güzel enerjiler gönderelim olması yönünde, mümkün oldukça çabalayalım vs. ancak ortada bir diğer ihtimali de unutmayalım. zira diğer ihtimali hiç düşünmezsek, işte o zaman başta dediğime geliriz ve bekleme eyleminin sonu çok fena bir azaba dönüşür.

burayı gerçek anlamda zihnimizde tamamlayabilirsek, zaten beklemenin sonucu ne olursa olsun çok da sizi üzmeyecektir. hiç üzmez demiyorum bu biraz insanüstülükçesine bir davranış biçimi olur. onu da herkes yapamaz, belki de insanlığın çok büyük bir kısmı yapamaz. zaten bu konulara önceden de değindim hayatın içinde hüzün de var mutluluk da. bazen hüzünler birikir birikir ve birikir, öyle birikir ki taşma noktasına ulaşır. o tam taşma noktasına ulaştığı an mutluluk sizi bulduğunda mutluluk çığlıkları belki de mutluluk göz yaşları ile karşılık verirsiniz tüm hüzünlere karşı.

 saygılarımla. 

 

13 Eylül 2026 Pazar

ne için yaşadığımı bilmiyorum. kendime yazdım.


 
hayatımda tam olarak böyle bir döneme girdim diyebilirim. ne için yaşadığımı bilmiyorum. gerçekten hiç bilmiyorum. aklıma "ben şunun için yaşıyorum" yahut "şunun için yaşamalıyım" diyemiyorum. o kadar anlamsız gelmeye başlıyor ki gittikçe her bir şey.

önceden de pek yoktu yaşamaya dair çeşitli amaçlarım. dil öğrenmek, bir araba-ev satın almak. birikim yapmak. daha fazla para kazanma adına çabalamak vs. bunların hiçbiri yok, asla yok. asla kendimde böyle bir amaç göremiyorum. çok düz düşüneyim, evlenme gibi bir düşüncem olsun diyorum bazen. ama yok, o da asla ben bir olay değil yani. ya hani bazın diyorum ki tatil yapmak gibi bir amacım olsun. dümdüz tatil işte. az biraz para biriktireyim. tatile çıkayım diyorum. sonra düşünüyorum ve diyorum ki kendime, NEDEN? yahut ne gibi bir anlamı olacak ki diyorum.

içimde asla bu tür şeyler yok. belki beni hayatta en çok huzurlandıran şeyi yapıyorum şu an, o da yazmak işte. sürekli olarak yazmak. böyle evin içinde kalsam, hiç çıkmasam. sabahtan akşama değin işim gücüm yazmak olsa sanırım bu beni darlamaz, sıkmaz, bunaltmaz. en azından şu an için böyle düşünüyorum. ancak bu düşüncemin bir dayanağı da var ki o da yıllardır yazıyor olmam. bu blog sitesi en basitinden. önümüzdeki sene 10. yılını devirecek. koskoca 10 yıl. ha şimdi diyorum, 10 yıl olacak ancak ne kadar yazı biriktirebilmişim diye. 101-102 yazı mı ne olmuş. çok mu? hayır. daha fazla olabilir miydi? evet. ancak onu da becerememişim işte. içimden gelmemiş, yahut içime sinmemiş. bazen başlıyorum bir yazıyı yazmaya ancak bir sona kavuşturamıyorum. yahut kavuşturabildiğim son içime sinmiyor. veya o yazıyı bütünüyle sevemiyorum. yazmaya dair içimde biraz mükemmelliyetçi olma arzusu var. ha bu demek değil ki o yazı nesnel anlamda da mükemmel, elbette hayır, elbette değil, yazım hataları oluyor. ama onun haricinde mümkün oldukça o yazı içime siniyor ve o şekilde yayınlıyorum burada, yoksa asla yayınlamam.

 neyse işte asıl olay yazmanın dışında. hayatta genel anlamda beni hayata bağlayabilecek bir şeyim yok. bazı insanlar der ki evlen. abi, yani ne alakası var şimdi. tamam yaşım yeni yeni oldu 29. belki evlenme yaşı belki değil bilmiyorum. ha bana kalırsa evlenmenin yaşı ne bileyim ya. bunun nesnel bir şey olduğunu da düşünmüyorum. zira her insan evlenmeli diye bir olay yok sonuçta. ben mesela gerçekten bunun hayalini dahi düşleyemiyorum. yok çünkü. çok sıkılırım ben sürekli biriyle aynı evde olmaktan. korkunç derecede sıkıcı geliyor. bunalırım. asla yapamam. darlanırım. sürekli birinin beni merak etmesi falan. aradı diyelim. hemen açmak istemem. bana trip atılsa hiç umursamam da hani. öylece trip atar ve evrenin herhangi bir yerinde kalır. duvara trip atsan nasıl bir sonuç alamayacağın gibi bende de sonuç alamaz karşıdaki insan. bu da onu yorar. neden karşı tarafı yoran bir ilişkide olayım ki. neden darlanayım. ne ben darlanayım ne karşıdaki darlansın diyorum ve bu olayı da pas geçiyorum mesela.

 birikim. neden yapayım birikimi? araba alma düşüncem mi var? yok. ev almak falan? o da yok. çok sevdiğim herhangi bir şey? inanın hiçbir eşyaya, telefona, kulaklığa, ya da artık aklınıza her ne geliyorsa hiçbir şeye dair birikim yapma heyecanım yok. en son ben lisedeyken, assassin's creed revelations oyunu için babamdan aldığım harçlıklardan 1'er lira falan bir yere koyar biriktirirdim. sonrasında da o oyunu almıştım işte. başka da birikim alışkanlığım hatırladığım kadarıyla da hiç olmadı. hani şu an herhangi bir oyuna, oyun konsoluna dair de bir hayalim yok.

 bazen içimde şey düşüncesi oluyor. tamam para güzel, çok para kazanmak falan. ne bileyim mesela milyon dolarlarım olsa, istediğim yerde öylece yaşardım. ama var ya öyle çok sıkılırdım ki anlatamam. abi şimdi hiç sıkılmazdın, sonuçta paran olacak o zaman demeyin. para gerçekten bir şeylere harcayabilirsen anlamlı. benim genel olarak parayı kullanmak istediğim bir yer yok ki. gıda ihtiyacımı standart ürünlerle zaten karşılıyorum. benim aylık giderim telefon faturalarım dahil maksimum desek 10 bin, hatta belki etmez bile. bildiğin 10 bin. belki bunu 1-2 haftada öylece harcayanlar vardır. ama şok işte bende o tarz şeyler. yani bende şu an 100 TL'de bir. bir milyon dolar da bir. ancak şurada önemli bir çizgi çekmek isterim. yani o tarz bir param olsa tamam ev alırdım diye düşünüyorum. hadi evler de aldın diyelim. birden fazla 1+1 ev gelir o paraya sonuçta az para değil. ama sonrasında yine aynı noktaya geliyorum. ne için? yani benim zaten hayattan genel anlamda bir beklentim yok ki. evim yahut evlerim olsa ne anlamı var.

özetle konuyu şuraya getireceğim sayın kendim. yani ben buyum ve gerçekten ne için yaşadığımı bilmiyorum. ne için yaşamalıyım bilmiyorum. yaşamalı mıyım ondan da emin değilim. yaşadığım hayat ne kadar yaşanabilir bir durumda yahut ben hayatı ne derece yaşıyorum bilmiyorum. iyi günler.

 

 

30 Haziran 2026 Salı

hayattan tat almanın sırrını açıklıyorum, 50 milyon yıllık sır.



belki de bu blog sitemi açtığım günden bugüne değin olan en önemli yazıyı bugün oluşturacağım. bu yazının dünya çapında okunması için de elimden gelen çabayı sarf etmeyi planlıyorum. bu yazı gerçekten okunur ve anlaşılır ise iddiamdır ki, hayata dair bazı eksikliklere bir çözüm sunabilirsiniz.

yüzyıllardır insanlığın hep yanlış soru ile ilgilendiğini düşünüyorum. o malum soru. mutluluğun formülü nedir? peki olay mutluluk mu yani? olayımız mutluluğa erişmek mi olmalı?

hayır olayımız bu olmamalı. mutluluğu sürekli arkasından kovalayarak yakalama çabası bizi sürekli olarak boşluğa itecektir. nedir bazı insanlardaki mutluluk çabası? bazısı için bir kıyafet. bazısı için hayatına alacağı yeni bir insan, yeni bir eş, dost, arkadaş. bazısı için yeni bir telefon. bu sözü daha önceden bir yazımda da paylaştım yine paylaşacağım.


einstein şöyle der;

"Mutlu olmak istiyorsan bir amaca bağlan, insanlara ya da eşyalara değil.”


elbette ki bu gibi şeyler ile mutlu olunmaz. yani aslına bakılırsa mutluluk olayı sadece amaçla da olmaz bana kalırsa, yani söz mükemmel, ama bana göre fazlası var o da şöyle. mutlu olmak için bir çabadan ziyade kendimizi bırakmamız gerek, gevşememiz gerek, rahat olmamız gerek. illa mutlu olacağım diyerek bir çabada olmamamız gerekiyor.

akış. sır tam olarak bu. kendimizi biraz da olsa bırakabilmeliyiz. biraz teslim olma hali olmalı. sürekli olarak hep daha fazlasını istemek sonu gelmez bir duruma ulaştırır. hadi diyelim gerçekten en sona ulaştın, farz edelim ki çaban dünyanın en zengini olmak ve oldun diyelim. peki gerçekten bu bizi tam anlamıyla bir mutluluğa mı ulaştıracak. mutluluk bir süreç değildir ki, anlarla ilişkilidir. hayatta hiçbir zaman tamamıyla mutlu yahut tamamıyla da özgün olamayız. zaten tamamıyla mutlu olmak oldukça bunaltıcı olacağı gibi, tamamıyla üzüntü de insanı çileden çıkaracak bir durum olacaktır, yani bir diğer deyiş ile ızdırap olacaktır.

inanın bana bunu size kimse böyle anlatmaz. insanlar sürekli mutlu olmak için bir şeyler satın almanızı önerir. internet dünyasında görüp görebileceğiniz hemen hemen her reklam buna dairdir. sürekli sizden ya para ya zaman satın alır. sizi gerçek anlamda düşünüyor olsalar sizce gerçek anlamda o reklamları yayınlayabilmek adına koca koca paralar öderler mi? gerçekten sizin mutluluğunuz düşünülüyor olabilir mi? tabi ki de düşünülmüyor. elbette ki düşünülmüyorsunuz. elbette ki aldığınız ürünler sizi tam anlamıyla mutlu etmeyecek. sadece insanlar size mutluluk satmaya çalışıyorlar o kadar. onların arzuları sizin mutluluğunuz değil, cebinizde ya da banka hesaplarınızda bulunan paralarınız, yahut onlara para kazandırmaya yardımcı olacak zamanınız. ki o da paraya çıkıyor.

mutluluk gibi bir arayışınız olmaz ise, mutluluğun formülünü aramak gibi bir derdiniz de olmaz. sadece biraz yaşadığınız ana odaklanın, hayatın içinde hüzün de var, mutluluk da var. ikisi de bizim için. ikisini de yerine ve zamanına göre yaşamalıyız. yoksa yukarıda da dediğim gibi ya çok mutlu olur sıkıntıdan patlarız ya da çok mutsuz olunca da ızdırap içinde sürekli olarak hayatımızın bitmesini bekleriz. ikisi  de bir yerde aynı kapıya çıkıyor. ikisinde de bu sürecin bir şekilde bitmesini istiyoruz.

halen anlaşılmadıysa daha da detaylandırayım. yaşadığın hayatta gerçekten içinden geldiği gibi yaşa. bir işte çalışıyorsun diyelim ama zorunluluktan. polyannacılık yap demeyeceğim, ama hayatın gerçekleri eğer senin o işte kalmana dairse o yaptığın işin keyifli yanlarını keşfet. bir şekilde o işi sevmeye çalış o işe tutunmaya çalış, imkanın olduğunda gerekirse çok daha iyi fırsatlar için çabala. ama sürekli olarak neden mutlu değilim ya da neden mutlu olamıyorum diye sorgulamayı da bırak.

tamamen sorgulamayı bırak diyemem. ben yazmayı çok seven insanım, inanın şu an bu yazıyı yazarken, bir şeyleri sorgularken dehşet bir keyif içinde oluyorum. bu benim yapmaktan haz aldığım bir olay. kendinize böyle uğraşlar, hobiler edinin. yaşadığınız anı mümkün oldukça kıymetli hale getirin. ama derdiniz mutluluk olmasın. yaşadığınız anı her ne durumda olursanız olun kıymetli hale getirebilmek olsun. mümkün oldukça yapabildiğiniz en iyi şekilde. değerlendirebileceğiniz en iyi şekilde.

özetle, mutluluğu da, hüznü de zamanında yaşayıp hayattan tat almak, belki de 50 milyon yıldır bunu kimse açıklamamıştır. kapitalizm bunu parayla bile satmak istemez, ama burada sadece bedava.



21 Haziran 2026 Pazar

yeni hayatlar mümkün mü? reenkarnasyon

 




yeni bir hayat ya da birden fazla hayatlar mümkün mü? aksi ispat edilmediği sürece neden olmasın, neden olamasın.

çoksa sevdiğim bir oyunda sevdiğim bir söz vardır, assassin's creed oynayanlar bilirler.

"nothing is true, everything is permitted."

ben bu sözün "everthing is permitted" kısmı ile ilgiliyim bu yazı için. zamanı geldiğinde belki bu sözü incelediğim bir yazı sunabilirim emin değilim.

şimdi "permitted" sözcüğü bize "izin vermek, müsait olmak, olanak vermek" gibi anlamları sunuyor. yani biraz düz çevirecek olursak her şey olanaklıdır. diyebiliriz, her şey olanaklı ise aksi de söylenmediği sürece "gerçek" anlamda her şey olanaklıdır diye bakıyorum. bu sözden bağımsız olarak da düşüncem budur. bir şeyin aksi kanıtlanmadığı yahut ber şeyin yokluğu kanıtlanmadığı sürece o şeyin varlığının olanağı da mümkündür. olasıdır.

mola.

buraya kadar açıklamak istediğim şey, yeni bir hayatın asında gayet olası olmasıdır. peki reenkarnasyon tam anlamıyla nedir ona bakalım şimdi. bu yazımda tam olarak bu kısmında gemini'dan faydalandım. hayır bu youtube videolarında bazı içerik üreticilerinin yaptığı gibi reklam maksatlı değil, öyle olsa para kazanmam gerekirdi. ne blog sitemden ne de şu an gemini'den bahsetmekten bir kazancım yok kendi halimde yazıyorum işte.

mola.

reenkarnasyon şu anlama geliyor. 

"fiziksel ölümden sonra ruhun yeni bir bedende tekrar dünyaya gelmesi inancıdır."

bazen gerçekten dünya üzerinde yaptığımız eylemler neticesinde geri dönülmez yahut geri dönülmesi çokça zor hatalar yapabiliyoruz. hata neticede. en gelişmiş sistemlerde de bunlar oluyor. özgür ve hür irademiz ile elbette hata yahut hatalar yapmamız kaçınılmaz. yahut hatalardan da bağımsız olarak arzuladığımız yaşam şeklini bir türlü yaşayamadan ölmüş de olabiliriz. veya daha doğarken ölenler, anne karnında ölenler vs.

bu örnekleri çeşitlendirmek çokça mümkün. 

peki gerçekten bu gibi sebeplerden dolayı yeni bir bedende bambaşka bir hayatımız olsaydı? daha arzuladığımız bir hayat, ya da daha bambaşka bir hayat, belki başka bir ülkede vs. yeni bir bedende aynı ruh ile. tabi aynı ruh ile aynı hataları yapacaksak bence yeni bedenin pek de anlamı olmaz. ama elbette ki yeni bedende de hatalar yapılacaktır. ama burada önemli olan yeni şans yahut şansların sunulması.

fakat altını çizmek istediğim bir nokta var o da şu. reenkarne olduysak da bunu bilmememiz gerekir, önceki hayatımızı bilmeden. çünkü yeni bir şans verilirken, diğer insanlardan bir anda daha avantajlı duruma geçmek de adalet kavramı ile bağdaşmazdı. tamamen geçmişi bilmeden yeni bir hayat yani. ben bunun olabilirliğine inanıyorum. belki de var. belki de bu şu an sizlere bir şeyler yazıyor olduğum ben ruhumun bilmem kaçıncı yer değiştirdiği vücudu aittir. bilinmez. bu sebeple zaten reenkarnasyon olayı olası geliyor. kimse tamamen yok diyemez. kimse de tamamen var diyemez diye düşünüyorum. belki de yarın bir gün biri çıkacak ve ben önceki hayatımda şu kişiydim diyecek. ama ne derece inandırıcıdır bilinmez, ha yeterli kanıtlar sunar, önceki hayatında olan insanları bulup kanıtlayıcı argümanlar sunar o zaman olabilir. ama bilmem kaç bin yıldır var olan dünya üzerinde muhtemelen böyle bir şey olsaydı reenkarnasyon kavramı kesin olarak var denirdi. o yüzden işte demek istediğim eğer varsa da, kimse bu hayatının yeni bir hayat olduğunu bilmiyor olmalı. diğer türlüsünde bu bir şekilde kanıtlanabilir olurdu.  ancak kanıtlanamıyor. fakat kanıtlanamıyor olması da o şeyin tamamen yokluğunu ortaya koymaz.

ben yeni hayat yahut hayatları olası görüyorum. özellikle dünya üzerinde sürekli olarak çeşitli acılardan geçen, çeşitli hatalardan geçen insanlar için mükemmel bir yeni başlangıç şansı olurdu. ha bilinmez elbette yeni bir hayatın bir öncekinden daha kötü olmayacağına dair bir garanti de yok. ama en azından bir şansın bulunması, hiç şansın bulunmamasından iyidir.

en azından ben yeni bir şans olmasını isterdim, saygılarımla.






20 Haziran 2026 Cumartesi

iyiliğin özüne dair düşünceler


iyilik nedir düşüncesi geçenlerde aklımı kurcalayan bir soru işareti oluşturdu. bu düşünce bir sabah vakti, saat henüz 8 değilken geldi. içten içe düşündüm ve ona dair bir şeyler yazmak istiyorum.

iyilik dediğimiz şey içinde bir kere herhangi bir çıkar barındırmamalı, karşılık güdüsü asla olmamalı ve yaratıcı da dahildir buna. bunu şöyle açıklayayım. günümüzde insanlar iyiliği bazen, "ne olur ne olmaz yapayım günün birinde bu insanın bana bir faydası dokunabilir" algısı ile yapabiliyor, hatta belki de çoğu insan böyle yapıyor, ki buna iyilik dememeliyiz. bu sadece kendi çıkarlarımızı düşünmek adına yapılan bir eylem olur. ortada çıkar varsa da burada iyilikten bahsedemeyiz yahut benim bakış açıma göre bahsetmemeliyiz.

iyilik kelimesi Türkçe sözlükte bulunan ikinci anlamına göre "karşılık beklenilmeden yapılan yardım" anlamına geliyor. burada ne diyor çok açık, bir karşılık beklenmeyecek ama sonuç olarak bu karşılık insanlarla sınırlı da değil, yahut artık her neye inanıyorsanız, islam inancı mı, hristiyanlık mı. karma denilen kavrama mı vs her ne olursa olsun karşılık beklememek. şimdi dilimizde şöyle bir söz vardır.

"İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir"

bu atasözünü nasıl yorumlarız söyleyeyim. insandan bir karşılık gelmese bile Allah bilir ve karşılığını verir. direkt hiçbir şeyi karıştırmadan buradan çıkarılacak sonuç budur. bazı islam inancına sahip insanlar burada şunu diyebilirler elbette ki bir karşılık bekleyeceksek Allah'tan beklemeliyiz. başka kimden bekleyelim.

tamam da işte bu iyiliğin ruhuna, olayına aykırı işte. bundan bahsediyorum. elbette ki yaptığımız iyi davranışlar sonucu da Allah'tan veya yukarıda da belirttiğim gibi karmadan bir karşılık gelecektir. ilahi adalet kavramı var ise. ama bizim bir beklentide olma halimiz çıkar gütmemizi gösteriyor. çıkar gösteriyorsak da bu iyilik olamaz işte. sen iyiliğini yaptın değil mi. bırak  da gerçekten iyi bir insan isen buna karar vermesi gereken kişi ya da düzen karar versin de sana hayatında ona göre güzellikler sunsun. sen bir beklentide olma. küçük yahut büyük fark etmeksizin, sen bir iyilik yaptığını söylüyorsun beklentide olmamalısın.

iyilik yapacaksam kendim şu iki süzgeçten geçiririm. birincisi o iyilikten insan yahut yaratıcı anlamında bir karşılık bekledim mi. eğer beklediysem o iyiliği yapmaktan hemen vazgeçerim. çünkü yapsam da artık bu iyilik olmayacak. bu süzgeci geçirince bir de içten içe kendime şunu sorarım. peki burada kibir mi hissettim. yani tamam evet, ben karşılık beklemedim ama içten içe bir kibir oluştu mu. eğer oluştuysa yine o iyilik eylemimi yapmam.

iyilik gerçekten düşünüldüğü kadar basit değil ve olmamalı da. ben iyilik toplum içinde yapılır yahut yapılmaz işin orasını tartışmıyorum. kimse kimsenin düşüncelerini bilemez. kişi belki toplum içinde yaptığı iyilik ile senin yalnız başına yaptığın iyilikten çok daha saf şekilde iyilik yapmıştır. ben bunu değerlendiremem zira o insanın içini bilemem. benim süzgecim yukarıda belirttiğim iki süzgeçtir. o eylemim ikisinden de sorunsuz geçiyorsa o iyiliği yaparım ve geçerim.

yani öz anlatımla, iyilik sadece yapılır ve geçilir, iyilik sadece iyi bir şey yapmak adına yapılır ve geçilir. sözlük anlamında yazdığı üzere hiçbir şekilde karşılık beklemeden.

saygılarımla.

28 Ocak 2026 Çarşamba

kapının felsefesi

 


kapının varoluş felsefesine dair bir deneme yazma isteği geldi aklıma ve bu sebeple de bu başlık altında kapının varolma sebebini ve kapının verdiği güven hissinden bahsetmek istiyorum.

 kapının varoluşu genel anlamda, yerleşik hayata geçen insanların, belli bir mahremiyeti gizlemek, mahremiyet alanı oluşumunu sağlamak ve bazı insanlar arasında duvarlar örmekle ilgilidir. bir kapının açık bırakılması hali, ben sizinle güvendeyim, dilediğiniz gibi buraya gelip benim özel alanımı görebilir, içeride ne konuştuğumu rahatlıkla duyabilirsiniz demenin dolaylı yoludur. peki bir kapının sürekli olarak açık olması hali, kapının varlığına ne denli uyumludur? kapı elbette ki açık da kalabilir, ama kapının sürekli olarak açık olması, ortada bir kapının gerekliliği durumunu yok eder. zira kapı ancak kapalı olursa bir anlama kavuşur.  

kapının kapalı bırakılması ise, benim birçok bireyin sahip olduğu üzere, birtakım özel alanlarım var, ben bunları seninle paylaşmak istemiyorum, bunları burada bu şekilde güvende tutuyorum demektir. ki yerleşik hayata geçen insanların da muhtemel maksadı budur. eğer sürekli olarak açık olarak bırakacakları bir alan olsaydı, o zaman kapının varlığına gerek duymazlardı. sürekli gelişmekte olan insanın gizlemek istedikleri şeylerin zaman içinde oluşması sebebi ile,  insanlar bunu bir çeşit örtü ile, bir duvar ile kapatmak istedikleri için ortaya kapı diye bir şey çıkardılar. ki bu da şu an insanlığın gelişimi ile oluşan en değerli ve nadide icatlardan biridir.

 kapılar zaman zaman açık bırakılır, ama yine de mümkün oldukça kapıları kapalı tutalım. zira kapı, yukarıda da belirttiğim üzere kapalı olursa anlama kavuşur.

 saygılarımla. 

12 Ocak 2026 Pazartesi

kraldan çok kralcı olmak deyimi

 


yine sözlük.gov.tr'den faydalandığım bir başlık altında daha buluşuyoruz. kraldan çok kralcı olmak deyimine dair de bir şeyler yazmak istedim. sözlük'ten baktığımızda anlam olarak tek cümlelik şunu görüyoruz. "birinin davasını ondan çok savunuyor olmak."

yaşıyor olduğumuz ülke sınırları içinde, günlük yaşantımızda, çalıştığımız iş yerinde çokça karşılaşırız böyle insanlarla. kral değişene dek kralı farklı uzuvlarından yalamakla meşgul olan insanlardır. evet bunlar direkt olarak adeta ortaçağda yaşıyormuşçasına krallık sistemine uygun yaşar ve yine o dönemin bir hareketi olarak kralı yalamakla meşgul olurlar. bu kral onlara dilediğini söyleyebilir, hatta gerektiğinde kamçılayabilir, ancak onlar kralı yalamaktan asla vazgeçmezler. hatta onların asıl mesleği yaptıkları mesleğin haricinde "kral yalayıcılığı" mesleğidir. onlar işlerini bu şekilde döndüren kişilerdir. kralım nerenizi isterseniz oranızı yalarımcı tiplerdir.

bu gibi tanımlamaları normal şartlarda benim blog sitemde göremezsiniz ve hayır ağır da olmadı. hatta hiç de ağır olmadı. onlar bunu kendilerine verilmiş bir lütuf olarak görüyorlar, neden ağır olsun ki? onlar bu meslek için var olmuşlar. onlar için kralın kim olduğu değil, krallıkta kimin bulunduğu önemlidir. krallıkta "insan olarak" en sevmedikleri insan dahi olsa, o insanlar onun krallığını yalarlar. çünkü bu gibi kişilerde kral yalama fetişi vardır. bu gibi kişiler bu fetiş uğruna hayatları boyunca gördükleri ve emri altında bulunan krallara itaat etmekle görevli kişilerdir.

para uğruna kral yalayıcısı olan insanlara açıkçası çokça acıyorum.