son 30 günde en çok ne okundu?

14 Eylül 2026 Pazartesi

yaşamak eyleminin çok da matah olmayışı

 



en başta belirtmek isterim ki bu yazının başlığını 15.03.2023 tarihinde yazmışım, hatta ne denli doğrudur bilmem saat olarak da 23:54'te. bir anda zihnime bu yazıya devam etme daha doğrusu başlama isteği geldi.

bu defa bu yazımda yaşamak eyleminin çok da matah olmayışı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum, bununla bağlantılı olarak da bu yazımda arthur schopenhauer'un sarkacından bahsedeceğim.

arthur schopenhauer'a göre yaşam denilen olay bir sarkaca benzetiliyor. şöyle ki:

İstek ve Acı: İnsan, özü gereği sürekli bir şeyler arzular ve ister. İstediği şeye ulaşamadığı sürece bir eksiklik hisseder, yani acı ve yoksunluk çeker.

Tatmin ve Can Sıkıntısı: İnsan binbir güçlükle arzusuna ulaşıp onu elde ettiğinde ise o anlık zafer hissi hızla kaybolur. İstek tatmin edilmiştir ama bu sefer de boşluğa düşer, elindekinden bıkar ve ölümcül bir can sıkıntısı baş gösterir.

yukarıdaki cümleleri hangi tarihte yazmışım bilmiyorum. sadece yazının en başında anladığım kadarıyla yazıya başlama tarihim 15.03.2023. bu yazıya ikinci yahut üçüncü kez devam etmeye çalışıyorum. bir türlü bitirmek kısmet olmamış. şu an tarih 14.09.2026. günlerden pazartesi gecesi, saat 22:53.

geçtiğimiz gün aslında bu durumun kısmen yahut büyük ölçüde sebep verdiği bir konuda yazı yazdım, "ne için yaşadığımı bilmiyorum" başlıklı yazımdan bahsediyorum. bunun sebebi biraz da arthur schopenhauer. yanlış anlaşılmasın kendisine adeti bir suç atfetmek değil maksadım. aksine arthur schopenhauer'u okumaya bayılırım. uzun süredir okumuyorum. şu anki ruh halimle asla kaldıramam iyice daha bir depresif hale getirir. daha ne kadar depresif hale gelebilirim gerçi bilmiyorum. depresif kelimesinin bir an sözlük anlamını sorguladım sözlükte, tam olarak anlatmaya çalıştığım durum. "ruhsal çöküntü içinde bulunan" anlamına geliyor. bu işte tam olarak beni tanımlayan bir sözcük.

yanlış anlaşılmasın hani bu asla bir şımarıklık ürünü değil, yani depresifliğimin kesinlikle bir şımarıklık ile ilgisi yok. çok fazla bir şeyleri sorgulamaktan ve genel olarak birçok şeyde anlam kaygısı güden ben ile ilgili bir durum. zaten geçtiğimiz gün ne için yaşadığımı bilmemeye dair yazım da tam olarak bu yüzden işte.

gerçekten yok yani, bilmiyorum. hani bazı insanlar şey diyebilir. bir işin vardır, işinde başarılı olmayı isteyebilirsin. yahu bu sadece yan görev olabilir. yan görev kavramını kısaca açayım. hani örneğin bir rpg(role playing games, yani rol yapma oyunları) oynarsınız da, ana göreviniz olur, onun yanında da sırf yüzdelik kasmak için yahut az biraz getirisi olsun diye kasacağınız yan görevler olur. işte benim için iş hayatı tamamen yan görev. birçok insan için eminim ki bu ana görevdir. hayatı, işi gücü işten ibaret bir hal almış olan insanlar tam olarak kendisini o işe hapsetmiş ve orada ana görev olarak yapıyorlar. onun dışında yaşadıkları kendi hayatları ise yan görev olmuş durumda.

hah işte emin olun ben öyle yapsam yine iyiydi, ama işte anlam bulamıyorum bunda. hayattaki gerçek anlam bu olamaz diyerek asla ama asla iş hayatımı ana görev durumuna getiremem yani. bu benim sorgulayan yanıma aşırı ters bir durum olur. peki ana görev ne derseniz, inanın asla bilmiyorum. işte zaten bu yüzden var bende bu depresiflik. kendime şu hayatta bir ana görev bulamamış olmanın sancısını çekiyorum.

bu yüzden de yaşamak benim nezdimde(doğru kullandım mı bilmiyorum) kesinlikle matah bir şey değil. yani şöyle görüyorum. herhangi bir an ölüm meleği gelse. ya ben şunu da yapacaktım diye içimden geçirmezdim sanırım. çünkü öyle bir arzu yok yani. bunu belki biraz arthur schopenhauer'in sarkacına bağlayabiliriz ama büsbütün de bağlayamayız. o biraz böyle orada benim anlamlandırabildiğim kadarıyla hayattan bir şekilde tatmin olamama halini anlatmaya çalışıyor. ki gerçekten de öyle, tatmin edici bir yer olduğunu da düşünmüyorum. birçok şey anlık. mutluluk, hüzün. ha bendeki bu depresif durum adeta yaşayış şeklim haline gelmiş ama bundan da yıllardır çıkamıyorum yani yapacak bir şey yok işte. belki yaşamımı bir anlama kavuşturabilirsem o zaman o depresiflikten çıkabilirim ki daha doğrusu öyle bir durumda muhtemelen de çıkarım.

bu kadar, nihayet bitti. 

ha bu arada son olarak, matah sözlükte, "İnsan, mal, eşya vb. için küçümseme yollu bir söz." anlamına geliyor.

saygılarımla. 

 

 

beklemek

 


 

beklemek sözcüğünün hayatın bizzat kendisi olduğu düşüncesindeyim. bir çeşit azap. sürekli olarak bir bekleyiş halinde olmak, iyi şeyler olabileceğine dair bir düşüncede olmak ve sonrasının hüsran olması o işin azap halini daha da yukarıya çekiyor. peki beklemek eyleminin azaba dönüşmemesi ve sonunun hüsran olmaması için nasıl çabalamalıyız?

beklemek işini abartamadan yaşamak. elbette ki arzumuz yerine gelirse bir çeşit mutluluk hali olacak. sevineceğiz. belki çığlıklar atacağız(bkz: ben)

elbette ki hayatta bekleyişlerimiz olacak zira başta dediğim gibi hayatın kendisi beklemek. biz bu bekleyişi ne kadar abartılı yaşarsak sonu hüsran olduğunda o denli düşeriz ve biteriz. her ne kadar ruhsal anlamda iyi olmasam da hayatta iyi yapabildiğim sayılı şeylerdendir, çünkü beklemek sonundaki hüsranı çok fazla abartmadan deneyimliyorum. elbette üzülüyorum bir insan olarak. ama çok da umursamadan. bu hani böyle "umursamıyorum ya" deyip umursamak değil, gerçek manada "umursamamak". kendimi kandıramam, kendim inanmalıyım önce ki burada bir şeyler aktarabileyim.

günlük hayattaki beklentilerime karşı kendi tepkilerimi mümkün oldukça çok iyi gözlemlemeye çalışıyorum. gözlemlemelerim sonucunda şu sonuca vardım ki gerçekten bir şey olmadığında çok da üzülmüyorum. anlık belki bir hayal kırıklığı, ki bu da elbette olacaktır yani. ama anlık bir olaydır neticede. ben bir şeyler için çabalarım olur yahut olmaz. önemli olan, yani hayatı güzel kılan, anlamlı kılan da çabamız. elimden geleni yaptım mı? evet. o zaman çok da umursayamam yani elimden geleni yapmışım ve olmamış.

konunun özünü toparlayacak olursam ilk olarak bu bekleyişi abartmamalıyız dediğim gibi. peki abartmamak nası olmalı, yani hayattaki her bir şeyimizi de o beklentinin sonucuna bağlamamalıyız. iki ihtimal var neticede olur yahut olmaz. elbette evrene güzel enerjiler gönderelim olması yönünde, mümkün oldukça çabalayalım vs. ancak ortada bir diğer ihtimali de unutmayalım. zira diğer ihtimali hiç düşünmezsek, işte o zaman başta dediğime geliriz ve bekleme eyleminin sonu çok fena bir azaba dönüşür.

burayı gerçek anlamda zihnimizde tamamlayabilirsek, zaten beklemenin sonucu ne olursa olsun çok da sizi üzmeyecektir. hiç üzmez demiyorum bu biraz insanüstülükçesine bir davranış biçimi olur. onu da herkes yapamaz, belki de insanlığın çok büyük bir kısmı yapamaz. zaten bu konulara önceden de değindim hayatın içinde hüzün de var mutluluk da. bazen hüzünler birikir birikir ve birikir, öyle birikir ki taşma noktasına ulaşır. o tam taşma noktasına ulaştığı an mutluluk sizi bulduğunda mutluluk çığlıkları belki de mutluluk göz yaşları ile karşılık verirsiniz tüm hüzünlere karşı.

 saygılarımla. 

 

13 Eylül 2026 Pazar

ne için yaşadığımı bilmiyorum. kendime yazdım.


 
hayatımda tam olarak böyle bir döneme girdim diyebilirim. ne için yaşadığımı bilmiyorum. gerçekten hiç bilmiyorum. aklıma "ben şunun için yaşıyorum" yahut "şunun için yaşamalıyım" diyemiyorum. o kadar anlamsız gelmeye başlıyor ki gittikçe her bir şey.

önceden de pek yoktu yaşamaya dair çeşitli amaçlarım. dil öğrenmek, bir araba-ev satın almak. birikim yapmak. daha fazla para kazanma adına çabalamak vs. bunların hiçbiri yok, asla yok. asla kendimde böyle bir amaç göremiyorum. çok düz düşüneyim, evlenme gibi bir düşüncem olsun diyorum bazen. ama yok, o da asla ben bir olay değil yani. ya hani bazın diyorum ki tatil yapmak gibi bir amacım olsun. dümdüz tatil işte. az biraz para biriktireyim. tatile çıkayım diyorum. sonra düşünüyorum ve diyorum ki kendime, NEDEN? yahut ne gibi bir anlamı olacak ki diyorum.

içimde asla bu tür şeyler yok. belki beni hayatta en çok huzurlandıran şeyi yapıyorum şu an, o da yazmak işte. sürekli olarak yazmak. böyle evin içinde kalsam, hiç çıkmasam. sabahtan akşama değin işim gücüm yazmak olsa sanırım bu beni darlamaz, sıkmaz, bunaltmaz. en azından şu an için böyle düşünüyorum. ancak bu düşüncemin bir dayanağı da var ki o da yıllardır yazıyor olmam. bu blog sitesi en basitinden. önümüzdeki sene 10. yılını devirecek. koskoca 10 yıl. ha şimdi diyorum, 10 yıl olacak ancak ne kadar yazı biriktirebilmişim diye. 101-102 yazı mı ne olmuş. çok mu? hayır. daha fazla olabilir miydi? evet. ancak onu da becerememişim işte. içimden gelmemiş, yahut içime sinmemiş. bazen başlıyorum bir yazıyı yazmaya ancak bir sona kavuşturamıyorum. yahut kavuşturabildiğim son içime sinmiyor. veya o yazıyı bütünüyle sevemiyorum. yazmaya dair içimde biraz mükemmelliyetçi olma arzusu var. ha bu demek değil ki o yazı nesnel anlamda da mükemmel, elbette hayır, elbette değil, yazım hataları oluyor. ama onun haricinde mümkün oldukça o yazı içime siniyor ve o şekilde yayınlıyorum burada, yoksa asla yayınlamam.

 neyse işte asıl olay yazmanın dışında. hayatta genel anlamda beni hayata bağlayabilecek bir şeyim yok. bazı insanlar der ki evlen. abi, yani ne alakası var şimdi. tamam yaşım yeni yeni oldu 29. belki evlenme yaşı belki değil bilmiyorum. ha bana kalırsa evlenmenin yaşı ne bileyim ya. bunun nesnel bir şey olduğunu da düşünmüyorum. zira her insan evlenmeli diye bir olay yok sonuçta. ben mesela gerçekten bunun hayalini dahi düşleyemiyorum. yok çünkü. çok sıkılırım ben sürekli biriyle aynı evde olmaktan. korkunç derecede sıkıcı geliyor. bunalırım. asla yapamam. darlanırım. sürekli birinin beni merak etmesi falan. aradı diyelim. hemen açmak istemem. bana trip atılsa hiç umursamam da hani. öylece trip atar ve evrenin herhangi bir yerinde kalır. duvara trip atsan nasıl bir sonuç alamayacağın gibi bende de sonuç alamaz karşıdaki insan. bu da onu yorar. neden karşı tarafı yoran bir ilişkide olayım ki. neden darlanayım. ne ben darlanayım ne karşıdaki darlansın diyorum ve bu olayı da pas geçiyorum mesela.

 birikim. neden yapayım birikimi? araba alma düşüncem mi var? yok. ev almak falan? o da yok. çok sevdiğim herhangi bir şey? inanın hiçbir eşyaya, telefona, kulaklığa, ya da artık aklınıza her ne geliyorsa hiçbir şeye dair birikim yapma heyecanım yok. en son ben lisedeyken, assassin's creed revelations oyunu için babamdan aldığım harçlıklardan 1'er lira falan bir yere koyar biriktirirdim. sonrasında da o oyunu almıştım işte. başka da birikim alışkanlığım hatırladığım kadarıyla da hiç olmadı. hani şu an herhangi bir oyuna, oyun konsoluna dair de bir hayalim yok.

 bazen içimde şey düşüncesi oluyor. tamam para güzel, çok para kazanmak falan. ne bileyim mesela milyon dolarlarım olsa, istediğim yerde öylece yaşardım. ama var ya öyle çok sıkılırdım ki anlatamam. abi şimdi hiç sıkılmazdın, sonuçta paran olacak o zaman demeyin. para gerçekten bir şeylere harcayabilirsen anlamlı. benim genel olarak parayı kullanmak istediğim bir yer yok ki. gıda ihtiyacımı standart ürünlerle zaten karşılıyorum. benim aylık giderim telefon faturalarım dahil maksimum desek 10 bin, hatta belki etmez bile. bildiğin 10 bin. belki bunu 1-2 haftada öylece harcayanlar vardır. ama şok işte bende o tarz şeyler. yani bende şu an 100 TL'de bir. bir milyon dolar da bir. ancak şurada önemli bir çizgi çekmek isterim. yani o tarz bir param olsa tamam ev alırdım diye düşünüyorum. hadi evler de aldın diyelim. birden fazla 1+1 ev gelir o paraya sonuçta az para değil. ama sonrasında yine aynı noktaya geliyorum. ne için? yani benim zaten hayattan genel anlamda bir beklentim yok ki. evim yahut evlerim olsa ne anlamı var.

özetle konuyu şuraya getireceğim sayın kendim. yani ben buyum ve gerçekten ne için yaşadığımı bilmiyorum. ne için yaşamalıyım bilmiyorum. yaşamalı mıyım ondan da emin değilim. yaşadığım hayat ne kadar yaşanabilir bir durumda yahut ben hayatı ne derece yaşıyorum bilmiyorum. iyi günler.

 

 

30 Haziran 2026 Salı

hayattan tat almanın sırrını açıklıyorum, 50 milyon yıllık sır.



belki de bu blog sitemi açtığım günden bugüne değin olan en önemli yazıyı bugün oluşturacağım. bu yazının dünya çapında okunması için de elimden gelen çabayı sarf etmeyi planlıyorum. bu yazı gerçekten okunur ve anlaşılır ise iddiamdır ki, hayata dair bazı eksikliklere bir çözüm sunabilirsiniz.

yüzyıllardır insanlığın hep yanlış soru ile ilgilendiğini düşünüyorum. o malum soru. mutluluğun formülü nedir? peki olay mutluluk mu yani? olayımız mutluluğa erişmek mi olmalı?

hayır olayımız bu olmamalı. mutluluğu sürekli arkasından kovalayarak yakalama çabası bizi sürekli olarak boşluğa itecektir. nedir bazı insanlardaki mutluluk çabası? bazısı için bir kıyafet. bazısı için hayatına alacağı yeni bir insan, yeni bir eş, dost, arkadaş. bazısı için yeni bir telefon. bu sözü daha önceden bir yazımda da paylaştım yine paylaşacağım.


einstein şöyle der;

"Mutlu olmak istiyorsan bir amaca bağlan, insanlara ya da eşyalara değil.”


elbette ki bu gibi şeyler ile mutlu olunmaz. yani aslına bakılırsa mutluluk olayı sadece amaçla da olmaz bana kalırsa, yani söz mükemmel, ama bana göre fazlası var o da şöyle. mutlu olmak için bir çabadan ziyade kendimizi bırakmamız gerek, gevşememiz gerek, rahat olmamız gerek. illa mutlu olacağım diyerek bir çabada olmamamız gerekiyor.

akış. sır tam olarak bu. kendimizi biraz da olsa bırakabilmeliyiz. biraz teslim olma hali olmalı. sürekli olarak hep daha fazlasını istemek sonu gelmez bir duruma ulaştırır. hadi diyelim gerçekten en sona ulaştın, farz edelim ki çaban dünyanın en zengini olmak ve oldun diyelim. peki gerçekten bu bizi tam anlamıyla bir mutluluğa mı ulaştıracak. mutluluk bir süreç değildir ki, anlarla ilişkilidir. hayatta hiçbir zaman tamamıyla mutlu yahut tamamıyla da özgün olamayız. zaten tamamıyla mutlu olmak oldukça bunaltıcı olacağı gibi, tamamıyla üzüntü de insanı çileden çıkaracak bir durum olacaktır, yani bir diğer deyiş ile ızdırap olacaktır.

inanın bana bunu size kimse böyle anlatmaz. insanlar sürekli mutlu olmak için bir şeyler satın almanızı önerir. internet dünyasında görüp görebileceğiniz hemen hemen her reklam buna dairdir. sürekli sizden ya para ya zaman satın alır. sizi gerçek anlamda düşünüyor olsalar sizce gerçek anlamda o reklamları yayınlayabilmek adına koca koca paralar öderler mi? gerçekten sizin mutluluğunuz düşünülüyor olabilir mi? tabi ki de düşünülmüyor. elbette ki düşünülmüyorsunuz. elbette ki aldığınız ürünler sizi tam anlamıyla mutlu etmeyecek. sadece insanlar size mutluluk satmaya çalışıyorlar o kadar. onların arzuları sizin mutluluğunuz değil, cebinizde ya da banka hesaplarınızda bulunan paralarınız, yahut onlara para kazandırmaya yardımcı olacak zamanınız. ki o da paraya çıkıyor.

mutluluk gibi bir arayışınız olmaz ise, mutluluğun formülünü aramak gibi bir derdiniz de olmaz. sadece biraz yaşadığınız ana odaklanın, hayatın içinde hüzün de var, mutluluk da var. ikisi de bizim için. ikisini de yerine ve zamanına göre yaşamalıyız. yoksa yukarıda da dediğim gibi ya çok mutlu olur sıkıntıdan patlarız ya da çok mutsuz olunca da ızdırap içinde sürekli olarak hayatımızın bitmesini bekleriz. ikisi  de bir yerde aynı kapıya çıkıyor. ikisinde de bu sürecin bir şekilde bitmesini istiyoruz.

halen anlaşılmadıysa daha da detaylandırayım. yaşadığın hayatta gerçekten içinden geldiği gibi yaşa. bir işte çalışıyorsun diyelim ama zorunluluktan. polyannacılık yap demeyeceğim, ama hayatın gerçekleri eğer senin o işte kalmana dairse o yaptığın işin keyifli yanlarını keşfet. bir şekilde o işi sevmeye çalış o işe tutunmaya çalış, imkanın olduğunda gerekirse çok daha iyi fırsatlar için çabala. ama sürekli olarak neden mutlu değilim ya da neden mutlu olamıyorum diye sorgulamayı da bırak.

tamamen sorgulamayı bırak diyemem. ben yazmayı çok seven insanım, inanın şu an bu yazıyı yazarken, bir şeyleri sorgularken dehşet bir keyif içinde oluyorum. bu benim yapmaktan haz aldığım bir olay. kendinize böyle uğraşlar, hobiler edinin. yaşadığınız anı mümkün oldukça kıymetli hale getirin. ama derdiniz mutluluk olmasın. yaşadığınız anı her ne durumda olursanız olun kıymetli hale getirebilmek olsun. mümkün oldukça yapabildiğiniz en iyi şekilde. değerlendirebileceğiniz en iyi şekilde.

özetle, mutluluğu da, hüznü de zamanında yaşayıp hayattan tat almak, belki de 50 milyon yıldır bunu kimse açıklamamıştır. kapitalizm bunu parayla bile satmak istemez, ama burada sadece bedava.



21 Haziran 2026 Pazar

yeni hayatlar mümkün mü? reenkarnasyon

 




yeni bir hayat ya da birden fazla hayatlar mümkün mü? aksi ispat edilmediği sürece neden olmasın, neden olamasın.

çoksa sevdiğim bir oyunda sevdiğim bir söz vardır, assassin's creed oynayanlar bilirler.

"nothing is true, everything is permitted."

ben bu sözün "everthing is permitted" kısmı ile ilgiliyim bu yazı için. zamanı geldiğinde belki bu sözü incelediğim bir yazı sunabilirim emin değilim.

şimdi "permitted" sözcüğü bize "izin vermek, müsait olmak, olanak vermek" gibi anlamları sunuyor. yani biraz düz çevirecek olursak her şey olanaklıdır. diyebiliriz, her şey olanaklı ise aksi de söylenmediği sürece "gerçek" anlamda her şey olanaklıdır diye bakıyorum. bu sözden bağımsız olarak da düşüncem budur. bir şeyin aksi kanıtlanmadığı yahut ber şeyin yokluğu kanıtlanmadığı sürece o şeyin varlığının olanağı da mümkündür. olasıdır.

mola.

buraya kadar açıklamak istediğim şey, yeni bir hayatın asında gayet olası olmasıdır. peki reenkarnasyon tam anlamıyla nedir ona bakalım şimdi. bu yazımda tam olarak bu kısmında gemini'dan faydalandım. hayır bu youtube videolarında bazı içerik üreticilerinin yaptığı gibi reklam maksatlı değil, öyle olsa para kazanmam gerekirdi. ne blog sitemden ne de şu an gemini'den bahsetmekten bir kazancım yok kendi halimde yazıyorum işte.

mola.

reenkarnasyon şu anlama geliyor. 

"fiziksel ölümden sonra ruhun yeni bir bedende tekrar dünyaya gelmesi inancıdır."

bazen gerçekten dünya üzerinde yaptığımız eylemler neticesinde geri dönülmez yahut geri dönülmesi çokça zor hatalar yapabiliyoruz. hata neticede. en gelişmiş sistemlerde de bunlar oluyor. özgür ve hür irademiz ile elbette hata yahut hatalar yapmamız kaçınılmaz. yahut hatalardan da bağımsız olarak arzuladığımız yaşam şeklini bir türlü yaşayamadan ölmüş de olabiliriz. veya daha doğarken ölenler, anne karnında ölenler vs.

bu örnekleri çeşitlendirmek çokça mümkün. 

peki gerçekten bu gibi sebeplerden dolayı yeni bir bedende bambaşka bir hayatımız olsaydı? daha arzuladığımız bir hayat, ya da daha bambaşka bir hayat, belki başka bir ülkede vs. yeni bir bedende aynı ruh ile. tabi aynı ruh ile aynı hataları yapacaksak bence yeni bedenin pek de anlamı olmaz. ama elbette ki yeni bedende de hatalar yapılacaktır. ama burada önemli olan yeni şans yahut şansların sunulması.

fakat altını çizmek istediğim bir nokta var o da şu. reenkarne olduysak da bunu bilmememiz gerekir, önceki hayatımızı bilmeden. çünkü yeni bir şans verilirken, diğer insanlardan bir anda daha avantajlı duruma geçmek de adalet kavramı ile bağdaşmazdı. tamamen geçmişi bilmeden yeni bir hayat yani. ben bunun olabilirliğine inanıyorum. belki de var. belki de bu şu an sizlere bir şeyler yazıyor olduğum ben ruhumun bilmem kaçıncı yer değiştirdiği vücudu aittir. bilinmez. bu sebeple zaten reenkarnasyon olayı olası geliyor. kimse tamamen yok diyemez. kimse de tamamen var diyemez diye düşünüyorum. belki de yarın bir gün biri çıkacak ve ben önceki hayatımda şu kişiydim diyecek. ama ne derece inandırıcıdır bilinmez, ha yeterli kanıtlar sunar, önceki hayatında olan insanları bulup kanıtlayıcı argümanlar sunar o zaman olabilir. ama bilmem kaç bin yıldır var olan dünya üzerinde muhtemelen böyle bir şey olsaydı reenkarnasyon kavramı kesin olarak var denirdi. o yüzden işte demek istediğim eğer varsa da, kimse bu hayatının yeni bir hayat olduğunu bilmiyor olmalı. diğer türlüsünde bu bir şekilde kanıtlanabilir olurdu.  ancak kanıtlanamıyor. fakat kanıtlanamıyor olması da o şeyin tamamen yokluğunu ortaya koymaz.

ben yeni hayat yahut hayatları olası görüyorum. özellikle dünya üzerinde sürekli olarak çeşitli acılardan geçen, çeşitli hatalardan geçen insanlar için mükemmel bir yeni başlangıç şansı olurdu. ha bilinmez elbette yeni bir hayatın bir öncekinden daha kötü olmayacağına dair bir garanti de yok. ama en azından bir şansın bulunması, hiç şansın bulunmamasından iyidir.

en azından ben yeni bir şans olmasını isterdim, saygılarımla.






20 Haziran 2026 Cumartesi

iyiliğin özüne dair düşünceler


iyilik nedir düşüncesi geçenlerde aklımı kurcalayan bir soru işareti oluşturdu. bu düşünce bir sabah vakti, saat henüz 8 değilken geldi. içten içe düşündüm ve ona dair bir şeyler yazmak istiyorum.

iyilik dediğimiz şey içinde bir kere herhangi bir çıkar barındırmamalı, karşılık güdüsü asla olmamalı ve yaratıcı da dahildir buna. bunu şöyle açıklayayım. günümüzde insanlar iyiliği bazen, "ne olur ne olmaz yapayım günün birinde bu insanın bana bir faydası dokunabilir" algısı ile yapabiliyor, hatta belki de çoğu insan böyle yapıyor, ki buna iyilik dememeliyiz. bu sadece kendi çıkarlarımızı düşünmek adına yapılan bir eylem olur. ortada çıkar varsa da burada iyilikten bahsedemeyiz yahut benim bakış açıma göre bahsetmemeliyiz.

iyilik kelimesi Türkçe sözlükte bulunan ikinci anlamına göre "karşılık beklenilmeden yapılan yardım" anlamına geliyor. burada ne diyor çok açık, bir karşılık beklenmeyecek ama sonuç olarak bu karşılık insanlarla sınırlı da değil, yahut artık her neye inanıyorsanız, islam inancı mı, hristiyanlık mı. karma denilen kavrama mı vs her ne olursa olsun karşılık beklememek. şimdi dilimizde şöyle bir söz vardır.

"İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir"

bu atasözünü nasıl yorumlarız söyleyeyim. insandan bir karşılık gelmese bile Allah bilir ve karşılığını verir. direkt hiçbir şeyi karıştırmadan buradan çıkarılacak sonuç budur. bazı islam inancına sahip insanlar burada şunu diyebilirler elbette ki bir karşılık bekleyeceksek Allah'tan beklemeliyiz. başka kimden bekleyelim.

tamam da işte bu iyiliğin ruhuna, olayına aykırı işte. bundan bahsediyorum. elbette ki yaptığımız iyi davranışlar sonucu da Allah'tan veya yukarıda da belirttiğim gibi karmadan bir karşılık gelecektir. ilahi adalet kavramı var ise. ama bizim bir beklentide olma halimiz çıkar gütmemizi gösteriyor. çıkar gösteriyorsak da bu iyilik olamaz işte. sen iyiliğini yaptın değil mi. bırak  da gerçekten iyi bir insan isen buna karar vermesi gereken kişi ya da düzen karar versin de sana hayatında ona göre güzellikler sunsun. sen bir beklentide olma. küçük yahut büyük fark etmeksizin, sen bir iyilik yaptığını söylüyorsun beklentide olmamalısın.

iyilik yapacaksam kendim şu iki süzgeçten geçiririm. birincisi o iyilikten insan yahut yaratıcı anlamında bir karşılık bekledim mi. eğer beklediysem o iyiliği yapmaktan hemen vazgeçerim. çünkü yapsam da artık bu iyilik olmayacak. bu süzgeci geçirince bir de içten içe kendime şunu sorarım. peki burada kibir mi hissettim. yani tamam evet, ben karşılık beklemedim ama içten içe bir kibir oluştu mu. eğer oluştuysa yine o iyilik eylemimi yapmam.

iyilik gerçekten düşünüldüğü kadar basit değil ve olmamalı da. ben iyilik toplum içinde yapılır yahut yapılmaz işin orasını tartışmıyorum. kimse kimsenin düşüncelerini bilemez. kişi belki toplum içinde yaptığı iyilik ile senin yalnız başına yaptığın iyilikten çok daha saf şekilde iyilik yapmıştır. ben bunu değerlendiremem zira o insanın içini bilemem. benim süzgecim yukarıda belirttiğim iki süzgeçtir. o eylemim ikisinden de sorunsuz geçiyorsa o iyiliği yaparım ve geçerim.

yani öz anlatımla, iyilik sadece yapılır ve geçilir, iyilik sadece iyi bir şey yapmak adına yapılır ve geçilir. sözlük anlamında yazdığı üzere hiçbir şekilde karşılık beklemeden.

saygılarımla.

28 Ocak 2026 Çarşamba

kapının felsefesi

 


kapının varoluş felsefesine dair bir deneme yazma isteği geldi aklıma ve bu sebeple de bu başlık altında kapının varolma sebebini ve kapının verdiği güven hissinden bahsetmek istiyorum.

 kapının varoluşu genel anlamda, yerleşik hayata geçen insanların, belli bir mahremiyeti gizlemek, mahremiyet alanı oluşumunu sağlamak ve bazı insanlar arasında duvarlar örmekle ilgilidir. bir kapının açık bırakılması hali, ben sizinle güvendeyim, dilediğiniz gibi buraya gelip benim özel alanımı görebilir, içeride ne konuştuğumu rahatlıkla duyabilirsiniz demenin dolaylı yoludur. peki bir kapının sürekli olarak açık olması hali, kapının varlığına ne denli uyumludur? kapı elbette ki açık da kalabilir, ama kapının sürekli olarak açık olması, ortada bir kapının gerekliliği durumunu yok eder. zira kapı ancak kapalı olursa bir anlama kavuşur.  

kapının kapalı bırakılması ise, benim birçok bireyin sahip olduğu üzere, birtakım özel alanlarım var, ben bunları seninle paylaşmak istemiyorum, bunları burada bu şekilde güvende tutuyorum demektir. ki yerleşik hayata geçen insanların da muhtemel maksadı budur. eğer sürekli olarak açık olarak bırakacakları bir alan olsaydı, o zaman kapının varlığına gerek duymazlardı. sürekli gelişmekte olan insanın gizlemek istedikleri şeylerin zaman içinde oluşması sebebi ile,  insanlar bunu bir çeşit örtü ile, bir duvar ile kapatmak istedikleri için ortaya kapı diye bir şey çıkardılar. ki bu da şu an insanlığın gelişimi ile oluşan en değerli ve nadide icatlardan biridir.

 kapılar zaman zaman açık bırakılır, ama yine de mümkün oldukça kapıları kapalı tutalım. zira kapı, yukarıda da belirttiğim üzere kapalı olursa anlama kavuşur.

 saygılarımla. 

12 Ocak 2026 Pazartesi

kraldan çok kralcı olmak deyimi

 


yine sözlük.gov.tr'den faydalandığım bir başlık altında daha buluşuyoruz. kraldan çok kralcı olmak deyimine dair de bir şeyler yazmak istedim. sözlük'ten baktığımızda anlam olarak tek cümlelik şunu görüyoruz. "birinin davasını ondan çok savunuyor olmak."

yaşıyor olduğumuz ülke sınırları içinde, günlük yaşantımızda, çalıştığımız iş yerinde çokça karşılaşırız böyle insanlarla. kral değişene dek kralı farklı uzuvlarından yalamakla meşgul olan insanlardır. evet bunlar direkt olarak adeta ortaçağda yaşıyormuşçasına krallık sistemine uygun yaşar ve yine o dönemin bir hareketi olarak kralı yalamakla meşgul olurlar. bu kral onlara dilediğini söyleyebilir, hatta gerektiğinde kamçılayabilir, ancak onlar kralı yalamaktan asla vazgeçmezler. hatta onların asıl mesleği yaptıkları mesleğin haricinde "kral yalayıcılığı" mesleğidir. onlar işlerini bu şekilde döndüren kişilerdir. kralım nerenizi isterseniz oranızı yalarımcı tiplerdir.

bu gibi tanımlamaları normal şartlarda benim blog sitemde göremezsiniz ve hayır ağır da olmadı. hatta hiç de ağır olmadı. onlar bunu kendilerine verilmiş bir lütuf olarak görüyorlar, neden ağır olsun ki? onlar bu meslek için var olmuşlar. onlar için kralın kim olduğu değil, krallıkta kimin bulunduğu önemlidir. krallıkta "insan olarak" en sevmedikleri insan dahi olsa, o insanlar onun krallığını yalarlar. çünkü bu gibi kişilerde kral yalama fetişi vardır. bu gibi kişiler bu fetiş uğruna hayatları boyunca gördükleri ve emri altında bulunan krallara itaat etmekle görevli kişilerdir.

para uğruna kral yalayıcısı olan insanlara açıkçası çokça acıyorum.

20 Temmuz 2025 Pazar

yalan dolan ile gerçeklerin anlatılması


not: bu yazı, Şafak Sezer'in "Yalan Dolan" isimli filmine dair tat kaçıran bir detay içermemektedir.

henüz biraz evvel bitirmiş olduğum Şafak Sezer'in başrolünde olduğu, yazanı ve yönetmeninin ise Michael Şahin Derun olduğu bir film. bu yönetmenin kaç eseri vardır, kaçını izlemişimdir emin değilim yalnız bu eserine bayıldım diyebilirim.

Şafak Sezer'in genel olarak filmlerini beğenen biriyim. bu filmini de sürekli olarak YouTube ile görüp izlemek istiyordum, yorumlarının da güzel olduğunu görmem sebebiyle izlemeye karar verdim, iyi ki de izlemişim.

bu filmden komedi beklentiniz var ise eğer izlemenizi pek tavsiye etmem, bana göre asla komik değil. yani en azından dümdüz hadi güldürelim komedisinde değil. fakat düşündürürken ağlanacak durumlara ben gülerim, alıştım diyorsanız o zaman bu gibi öğeler bolca mevcut. veya ögeler. öge biraz evvel chatgpt sayesinde öğrenmem sebebiyle gördüm ki eski Türkçe'de kullanılan haliymiş. ikisi de güzel, kullanılır, bu da arada bir ek bilgi olsun.

diğer film incelemelerinde de olduğu gibi bu filmde de sizlere tat kaçıran, keyif bozan bir detay sunmayacağım, bunu da hemen belirteyim. muhtemelen yazının en başına da bu bilgiyi eklerim, neyse, devam edelim.

bu film özelinde ne anlatıyor, neyi amaçlıyor söyleyeyim öz haliyle. dürüst olmanın daha da çok kaybettiğini ve bizlere sözde zor zamanımızda yardım ediyor gibi görünen bankaların aslında zor zaman dostu olmak değil de, zora düşene bir de biz vuralım mantığı ile çalıştığını anlatıyor. sürekli artan faiz oranlarından bu durumu eminim görüyor ve yaşıyorsunuzdur.

filmde de Şafak Sezer bir nevi kendi ekibi ile bu duruma bakış açısının çevrilmesini sağlıyorlar, yaptıkları davranışla. yaptıklarından söz etmeyeceğim, filmin fragmanında belki vardır, dileyen izleyebilir ben fragmanını da izlemedim.

filmde benim en beğendiğim oyunculuk Şafak Sezer ile birlikte Çetin Altay'dı. hatta replikleri ile bence başrolün adeta önüne de geçmiş desem pek yanılmış sayılmam, en azından ben öyle gördüm.

bunun haricinde de genel olarak filmdeki olay örüntüsü, oyuncular, filmi anlatmak istediği durum ile çokça beğendim. filme konu olarak ne diyebilirim tam emin değilim fakat yine de ağlanacak duruma gülebiliriz derseniz durum komedisi diyebiliriz.

izlemek arzusunda olanlara keyifli seyirler dilerim.

13 Temmuz 2025 Pazar

THE TRUTH THAT EUTHANASIA IS A HUMAN RIGHT

Not:  "ötenazinin bir insan hakkı olduğu gerçeği" başlıklı yazımı İngilizceye çeviren chatgpt'ye teşekkür ederim.


In this piece, I want to share some thoughts with you, my dear and valued readers, about why euthanasia should be legalized in a general sense — and why people should have the right to choose it in many circumstances.


I’ve done some research on euthanasia. In its simplest form, it’s a method of ending life used in some countries, usually for patients with incurable diseases. I don't know if it’s a painful or painless process — but as far as I understand, it’s a decision made either by the patient themselves or, in some cases, their family. I imagine that if the patient is conscious enough to decide, their opinion is taken into account too. At least, I hope so.


But I’d like to go a bit beyond that. Let me call it not just euthanasia — but the right to die. I believe this right should be available to everyone, not just those with terminal illnesses. Let me explain what I mean by “everyone” with a simple example: in the Turkish Penal Code, there's Article 32 which says:


"A person who, due to mental illness, cannot comprehend the legal meaning and consequences of their actions or whose ability to control their behavior is severely impaired, shall not be punished. However, a security measure may be applied."


I bring this up for a reason. Imagine someone who isn’t physically ill but simply doesn’t want to live anymore. Maybe they just don’t like living. Even though Article 2 of the European Convention on Human Rights protects the right to life, if a person can't live with dignity — or can’t feel like they are living with dignity — I don't believe they should be forced to keep living. I think this should be a choice. If this soul, this body, and this life belong to me — then the decision to end it should also be mine. I don’t think any law or regulation should restrict that.


Continuing from my earlier point — just as we have the right to life, there should also be a right to death. For those who want it. Let's say someone wants to die — there should be a process. A report or evaluation, proving that this decision is truly their own, that they understand the consequences of what they are asking for. I don't know if this would come from a psychiatrist or another type of doctor, or maybe even a panel of professionals. But once it's confirmed that the decision is freely made and not under the influence of any substances or pressure — then that person should be allowed to end their life, under medical supervision.


Of course, most countries don't offer this right. And in those that do, it’s usually only for terminally ill patients, as I mentioned earlier. But I believe this right should be extended more broadly. People who truly want to end their lives should have a legal and humane path to do so.


Some people simply can’t live, even though they might want to. Others have no desire to live at all. That’s their personal thought, their own wish. If someone is in their twenties and has no will to live, and we tell them, “Well, there’s nothing to be done, you’ll just have to live like this for the rest of your life,” we are not giving them the right to life. On the contrary, we are torturing them. That person might have to drag themselves through 60 more years like this — not live, but drag themselves. How can someone live when they’re not happy to be alive?


Or let’s put aside the concept of happiness altogether. Imagine a place where the right to life is just a right on paper — a place where people can’t actually live with dignity. These places exist. There are systems and governments that actively prevent people from living in a humane way and put endless barriers in their way.


And finally, I just want to say this: telling someone who is mentally and emotionally preparing for death, “No — you have to live,” is a form of extreme cruelty. But sadly, this kind of cruelty is not even considered a crime.

9 Nisan 2025 Çarşamba

herkesi edelim şikayet

 



şu an bu yazıya başlarken, müzeyyen senar'dan "kimseye etmem şikayet" isimli eseri dinliyorum. yazıya başlama düşüncem de bu şarkıyı dinlemem ile başladım. şarkıda ne diyor müzeyyen senar, hadi hatırlayalım.


"kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime."

adeta tüm zamanlardaki, insanın ve insanların, adaletsizliğe karşı içindeki atalet halini gözler önüne seriyor bu eser. kimseye şikayet etmiyorsun ve neticede ağlayan sen oluyorsun. olan sana oluyor.

şarkı şu sözlerle devam ediyor, sıra sıra sözleri açıklayıp ilerleyeceğim, sonrasında da geniş kapsamlı şekilde ele alacağım bu durumu.

"titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime."

nedir mücrim, yanlış bilmiyorsam cürüm kökünden gelir arapça, cürüm nedir suç. mücrim de o fiili yapan, yani suçlu anlamına gelir. 

istikbaline, yani geleceğine baktıkça da suçluluk halinden titriyor. işte bunlar hep kimseye şikayet etmemesinden kaynaklanıyor.

eserde geçen farklı cümle içeren son kısıma da gelelim hızlıca.

"perde-i zulmet çekilmiş, korkarım istikbalime."

zulmet nedir, yine sözlükten hemen baktığımızda karanlık anlamına geliyor. ne anlatıyor, karanlık bir perde çekilmiş, buradan ne çıkarmak gerekiyor, ben şunu çıkarıyorum ki, gözlerinin önünde bir karanlık perde  var ve geleceğe bakmaktan korkuyor bu perdeden dolayı. yine temelinde kimseye şikayet etmemek kaynaklanıyor.

şimdi bu şarkının tüm cümlelerini irdeledik, anladık, olayı kavradık basit ve öze indirdik. şimdi denebilir, bu eserdeki, şarkıdaki, eseri yazan kişinin ne manayla yazdığı mühim, elbette ki öyle. o ayrı olay. ancak bazen olay da anlatılmak istenenden çok, anlaşılabilendedir. ben bu şarkıdan bir paragraf halinde bir özet çıkarsam şunu yazarım.

kimseye şikayet etmeyip yaşıyorsun öylece, her ne kadar adaletsizce durum varsa hepsine katlanıyorsun, yaşamayı umursamıyorsun. yukarıda en başta eklediğim fotoğraftaki kadın gibi, ne yapıyor kadın fotoğrafta. bir eliyle kendini boğuyor, diğer eliyle tuttuğu yazıda da, pankartta da türkçe mealiyle nefes alamıyorum diyor. yahu boğazını sıkarsan nefes alamazsın değil mi? hayattaki eylemlerimizle, adaletsizliğe karşı atalet halimizle; bu arada hemen atalet sözcüğüne de deyineyim. sözlüğe göre özetle tembellik demektir. karşıda bir adaletsizlik var ve biz o adaletsizliğe karşı tembellik yapıyoruz özetle. bu sebeple adeta kendi boğazımıza sıkıyor, nefes almamızı engelliyoruz. bu yaşamak değil, bu sürünmek. bu ölüme karşı bir sürünüş. sürüngenlik. sürüngene dönüşüyoruz adeta. bir sabah kalkacağız ve adeta kendimizi bir sürüngen gibi göreceğiz. böyle giderse. sonrasında da yıllar geçip gittikçe, her şey daha da kötüye gittikçe sürekli olarak kendini suçlayacaksın, suçlusun da. adaletsizliğe karşı atalet halini hem kişinin kendine hem de peşinsıra gelen insanlığa karşı bir suç olarak görürüm. suçlusun çünkü sürüngen olmaya dair tepkisiz kaldın, sustun. bu sebeple de gelecekten endişe ediyorsun. nihayetinde de o kadar sağır, o kadar kör bırakıyorsun ki kendini, evet bırakıyorsun, çünkü bunu kendi kendine yapıyorsun; o kadar kör bırakıyorsun ki kendini, gözünün önü belli bir zamandan sonra kapkaranlık oluyor. gelecekten korkuyorsun, geleceğinden korkuyorsun belki ülkenin geleceğinden korkuyorsun.

bu öyle bir eser ki, nereye çekersen çek, mükemmel bir eser. belki de anlayana mutluluk formülü. 

kimseyi etmem şikayet deme bu yüzden, önüne ne adaletsiz çıkıyorsa, elinden ne şekilde çaba geliyorsa o çaba haliyle herkesi ama gözünün gördüğü, kulağının duyduğu herkesi şikayet et. nereye edebiliyorsun, bağır, çağır. gerekirse o kişinin bizzat kendisine şikayet et, gerekiyorsa şikayet edebileceğin yerlere şikayet et. gerekiyorsa sokaklarda bağır, çağır, ama susma, ataletli davranma.





14 Eylül 2024 Cumartesi

türkiye'deki duruşma sisteminin maksadına dairdir

 


başlıkta direkt olarak "türkiye'deki" diye belirtmemin sebebi, diğer ülkelere dair bilgi sahibi olmamamdan kaynaklıdır. bu sebeple yalnızca türkiye'deki duruşma mantığını açıklamak istiyorum.

ortada bir suç var diyelim ki dolandırıcılık suçu. dolandıran kişi veya kişiler yahut doladnırılan kişi veya kişiler. ilk aşamada dolandırılan kişi dolandırıldığına dair bir şikayette bulunur, yakın bulduğu kolluk birimi yahut cumhuriyet savcılığına. bu doğrultuda kişinin beyanı kollukta yahut cumhuriyet savcısı huzurunda alınır. bu doğrultuda ilk aşamada ilgili kolluk birimi konuya ilişkin şikayetçi ve şüpheli veya var ise tanık beyanlarını toplar, tutanaklarını tutar, fezleke şeklinde de bunu ilgili savcılığa sunar. ilgili savcılık da bu hususta gerekli araştırmasını yapar, gerekli görülür ise şüpheli yahut şüpheliler savcı huzurunda dinlenir. suçun mahiyetine göre ilgili savcı şüpheli ya da şüpheliler hakkında tutuklama yahut adli kontrol talebinde bulunabilir, bu talep olması durumunda ilgili kişiler bir kez de sulh ceza hakimliği tarafından dinlenir ve sulh ceza hakimliği kişiyi tutuklar yahut adli kontrol şartıyla serbest bırakır. ardından savcılık bu hususta gerekli araştırmasını yapar, delilleri ile birlikte suçun şüpheli yahut şüphelilerce işlendiği iddiasına vardıysa, bu iddiaya ilişkin bir yazı hazırlar ki buna da iddianame adı verilir. sonrasında ise bu husustaki dosya gerekli kovuşturmanın yapılması maksadıyla ilgili mahkemeye gönderilir. 

duruşmanın maksadını anlamlandıramadığım yer de işte tam burası. şüpheli kişi artık sanık konumundadır. bu kişi kollukça dinlenmiş, belki savcı tarafından dinlenmiş belki yetmemiş bir de sulh ceza hakimliği tarafından dinlenmiş ve yine yetmemiş bu kez de mahkeme tarafından dinlenmiş. kaç kiş dinliyor sırayla yazalım.

ilgili kolluk birimi -1

savcılık -2

sulh ceza hakimliği -3

kişi üç ayrı yerde dinleniliyor, 3 ayrı beyanı/savunması oluyor yetmiyor bir kez de mahkeme aşamasında uzun uzadıya dinleniyor. maksat ne? olayı açığa kavuşturmak. olay değişebilir mi, hayır. sanık dediğimiz kişi suçu işlediyse ki beraat kararlarının çokça az olmasından kaynaklı olarak bakacak olursak genelde suçu işlediği kanaatine varılıyor. genel olarak sanık dediğimiz kişinin suçtan kurtulmak adına yalan beyanda bulunduğu kanaatiyle ceza alıyor. örnek veriyorum yani, şöyle ki;

kişi üç ayrı yerde dinlenmiş, üç ayrı yerde aynı şekilde yalan beyanlarda bulunmuş. bir de aynı yalan beyanın bir başka çeşidini yahut birebir aynısını mahkeme huzurunda veriyor. peki bu kişinin mahkeme huzurunda uzun uzadıya dinlemenin ne gibi bir mantığı var? 

mahkemenin manası nedir, muhakeme. nedir muhakeme, yargılama. direkt olarak türkçe sözlükten yargılama sözcüğünün anlamına baktığımzda karşımıza şu cümle çıkar.

"Birbirine karşı olan iki tarafı dinleyerek bir yargıya varma; mahkeme, muhakeme."

iki tarafı dinlemek olayı yani, dinliyorsun. sanık kişisi diyor ki olayın üzerinden belli bir süre geçti, fakat olay kollukta anlattığım gibi oldu diyor,yeniden dinleniliyor. maksat? maksadı söyleyeyim, maksat mahkemenin varlığını mantıklı duruma getirme çabası. suçun sübuta erme durumu aslında yüzde 90-95 boyutunda iddianame aşamasında tamamlanıyor. deliller yeterince toplanıyor, ki toplanmasına rağmen yetinilmiyor bir de mahkeme aşamasında bu deliller beğenilmiyor yeniden delil toplanma çabasına giriliyor. yetinilmiyor yeniden uzun uzadıya sanık kişisi dinleniyor, tanık yahut tanıklar dinleniyor. müşteki kişisi dinleniyor ki mahkeme huzurunda girmiş olduğu mahkemeye göre bazen müşteki kişisi mağdur iken daha da mağdur oluyor.

demeye çalıştığım şeyin daha açığını şöyle söyleyeyim. mahkeme aşamasında kişinin savunması yahut beyanı, çok çok büyük bir farklı bir durum yok ise değişmeyecektir, ki mantıklı olan da değişmemesidir. örneğin kişi yalan beyanda bulunmuştur başta, aynı yalan beyanı sürdürür. çok çok az bir kısmı sadece olayın doğruluğunu mahkeme aşamasında dile getirir. asıl mahkeme aşamasında yapılması gereken şudur.

kişiye en son verdiği beyanı hangisi ise okunur, yahut kişiye ilgili beyanı okunması istenir. kişi de zaten çok yüksek ihtimalle beyanının tam olarak aynı şekilde olduğunu söyleyecektir. sonrasında yine de soru işareti bulunan nokta yahut noktalar var ise o noktalara dair sorular sorulur. bu şekilde ilgili duruşma sonucunda karar verilir yahut duruşma ertelenir. 

fakat ülkemizde yapılan sistem dediğim gibi şu; adeta sanki bir televizyon programı, bir reality show mantığı gibi, kişi aynı olayı baştan sona tekrar anlatır. bunda hiçbir mantık yoktur. olması gereken şey ve yargılamada insanları mağdur etmemek adına yapılması gereken şey, yukarıda da belirttiğim üzere kişinin son verdiği beyan nerede ise onu okuması, eklemesi gereken bir şey var ise ekleme yapmasıdır. ama ülkemizde duruşma o kadar farklı bir boyuta geliyor ki, ülkemizdeki kayıp arama programlarından bir farkı kalmıyor. aksine yine tekrar tekrar belirtmiş olayım, mağdur kişi daha mağdur oluyor.

şimdi size direkt olarak bir diyalog örneği vereyim.

"-sana şu şu suçlar isnat edilmiş, olayı anlatır mısın?

-daha evvelden kolluğa/savcılığa/sulh ceza hakimliğine bu hususta ayrıntılı beyanda bulundum, aynı beyanlarım halen geçerliliğini koruyor.

-bana yeniden anlatmanı istiyorum."

soruyorum yani burada neden ya? sana anlatınca suç bambaşka bir hale mi gelecek. yani bu duruşma mantığını uzatmak değil de ne. bu olay duruşmayı yavaşlatmıyor da ne yapıyor. kişi tekrar anlatınca suça dair, yahut oradaki olaya dair bir anda değişimler mi yaşanacak. velev ki yeniden anlattı ve önceki anlatımıyla çelişki oluştu. olabilir mi, gayet olur. olayın üzerinden belki aylar belki yıllar geçiyor. bize geçen gün ne yaşadığımz sorulsa onu bile eksiksiz tam haliyle anlatamayız. kaldı ki ortada daha uzun bir zaman dilimi var ve anlatımımızın birebir aynı olmaması elbette doğal ve norma uygun.

yapılması gereken olayı yukarıda anlattım. kişi eğer beyanının geçerliliğini beyan ediyor ise yeniden dinlemenin yeniden beyan almanın hiçbir mantığı, duruşmaya hiçbir faydası yoktur. hatta kişi velev ki bunu demeden beyan vermek istedi, bu defa da önceki beyanlarıyla kontrol edilir. farklı bir beyan yok ise ki muhtemelen de olmayacaktır. yani burada olay duruşmada sağlıklı bir karara varmak ise, kişiyi tekrar dinlemek ve tekrar dinleme sonucundaki çelişkilere göre yargılamanın farklı bir hal alması yargılamayı sağlıklı bir yerden çıkarıp amacından ve maksadından uzaklaştırır. yapılması gereken mantıklı düşünüldüğü takdirde gayet açık ve bellidir. özellikle de bir sanığın hem kollukta hem savcılıkta hem sulh ceza hakimliğinde dinlendikten sonra yeniden uzun uzadıya beyanını almanın o duruşmaya da o dosyaya da, suçun açığa çıkarılmasına da en ufak faydası yoktuır, olmayacaktır.

duruşma sisteminin maksadı bu olduğu sürece, mahkemeler uzun sürmeye ve hatalı kararlar vermeye devam edecektir.

saygılarımla.


 




17 Ağustos 2024 Cumartesi

hayvan eti yemenin etikliğine dairdir

 


bu defa denememe, diyojen'in bir sözüyle giriş yapmak istiyorum. diyojen der ki "hayvan eti yiyenler, insan eti de yiyebilirler". belki bazılarınız için iki durum arasında bir alaka görülmüyorolabilir, ama ben en azından sürekli olarak et tüketimi halini, insan etinin de yavaş yavaş da olsa normalleştirilmesi hali gibi görüyorum.

velev ki öyle olmasın, yani olay diyojen'in dediği gibi olmasın diyelim. yani sürekli olarak et tüketelim ve insan etine karşı bir şey hissetmeyelim, insan etinden uzak duralım. peki sürekli olarak et yemek hali, ya da genel olarak et yemek hali ne kadar iyi?

bu düşünce bana yanlış hatırlamıyor isem 2021 yılında gelmişti ilk olarak. ben çok çeşitli yemek yiyen birisi değilim ne yazık ki. ne yazık ki diyorum çünkü ben de et tüketiyorum ve pek yemek alternatifi bulamadığım için biraz fazla tüketiyorum. neyse, bir gün et yediğim sırada bu düşünce aklıma geldi, diyojen'in bu sözü mü gelmişti bilmiyorum ya da genel olarak kendi düşüncem. sonuç olarak insan eti olmasa dahi ben canlı olan bir varlığın etini yiyordum, ha tabi elbette o an ölmüş bir canlı demem bu değil. demek istediğim hayvanın eti yani bir şekilde o ölüyor, öldürülüyor ve ben de onun etini yiyorum. yani dedim ki ha ölmüş bir insanın etini yiyorum ha bir hayvanın etini. bazı insanlar bunu böyle görmeyip, protein almak gerek vs mantığıyla bakıyor ancak ben onu da pek mantıklı bulmuyorum. ha şöyle, hayvandan komple faydalanmayalım demiyorum. netice olarak tavuğun verdiği yumurtayı yiyorum, yahut bir şekilde süt, süt ürünlerini tüketiyorum. ama en azından onlar hayvanın ölmesine sebep veren bir durum değil. yani ben tavuğun yumurtasını yediğimde yahut bir ineğin sütünü içtiğimde onun herhangi bir anlamda bundan zarar gördüğünü düşünmüyorum. ha şöyle bir durum var, tavuğun sürekli olarak yumurta vermesi ya da ineğin sürekli süt vermesi amacıyla onların yiyeceklerine, onlara pek iyi gelmeyecek maddeler ekleniyorsa ben elbette buna da karşıyım. ama netice olarak bu pek de müdahale edebileceğim bir durum değil direkt olarak. müdahale edebileceğim şey düz olarak et yemeye ara vermek. bırakabilsem mükemmel olurdu ama yalnızca kendi adıma ara vermeyi becerebiliyorum, zira bunun da sebebi yukarıda belirttiğim üzere pek yemek alternatifimin olmaması. yani et olarak tavuk döner, tavuk tantuni, hamburger yahut tost tarzı fast food ile beslenen bir insanım. bunlar dışında pek bir şey yemiyorum. yine başa döneyim, 2021 yılında böyle bir düşüncem oldu ve bu nedenle 2 ay yahut 2 aya çokça yakın bir süre hiçbir şekilde et yemedim. gayet de güzel oldu, hiç de zorlanmadım ilk kez denemiş olmama rağmen, o süreçte evet alternatif olarak yine hazır gıdalardan beslendim ancak bunlar en azından et ürünü değildi. 

ardından aynı duruma 2022 yılında devam ettim ve bu kez bu et yememe sürecini 3 aya yakın hale getirdim. bundan da memnun kalmıştım, vücuda ne kadar faydalı bir durum bilmiyorum, araştırmadım, ama en azından ruhuma faydalı olduğunu söyleyebilirim, bir şekilde içten içe huzur geldi. 2023 yılında 6 şubat depremine gelmesi nedeniyle maalesef ki buna devam edemedim, depremden önce başlamıştım. araya deprem girince o süreçteki psikoloji durumumdan kaynaklı bu süreyi 10-11 gün civarında tamamlayabildim sadece. bu yıl da amacım gayet iyi bir süre 2 ay veya 2 aydan uzun bir süre et yemeyi bırakıp, kendimi mümkün oldukça etten uzaklaştırmak. gerçekten kendime iyi geldiğini hissettiğimden yapıyorum ve bu arzuda olanlara da tavsiye ederim.

işin etik boyutuna ben şu açıdan bakıyorum, yani orada yenilen hayvanı potansiyel bir protein olarak görmektense, bir canlı olarak görüp yaşamına devam etmesini daha etik buluyorum. ha ben et yemediğimde yine bir şekilde hayvanlar öldürülmeyecek mi evet öldürülecek, çünkü sürekli olarak özellikle hamburger satan zincir yemek marketleri muhtemeldir ki her geçen yıl satşlarını katlayarak devam ettiriyorlardır diye düşünüyorum. çünkü özellikle çocuklara cazip gelen bir lezzet. yahut döner, tantuni gibi yiyecekler, evde yemek olmayan çalışan aileler için pratik ve cazip bir öğün yiyeceği. bu nedenle evet, işin etikliği bir yana bir şekilde o hayvan yahut hayvanlar öldürülecek, ama en azından kendi açımdan bunda bir payımın mümkün oldukça azalmasını istiyorum. çünkü kendi açımdan etik bulmuyorum, yani gerek tavuk gerek herhangi bir hayvanın etinin yenmesini etik bulmuyorum. evet, doğada da genel olarak birçok hayvan, birbirinin etini yiyerek hayatta kalıyor ancak, ben kendi ruhuma bunu yapmak istemiyorum.


30 Temmuz 2024 Salı

cristiano ronaldo ve futbol tutkusu

 

şu fotoğrafın altında acı var, hüzün var, gözyaşı var, ama nihayetinde bu fotoğrafta aynı zamanda bir hırs var, kendinden eminlik var, başarı var, galibiyet var, kupa var ve en önemlisi de cristiano ronaldo var.

bu yazıyı yazmaya henüz karar verdim, normalde blog sitemdeki içeriklerin yanlış hatırlamıyorsam hiçbirinde futbola dair hiçbir şey yok. çokça futbol aşığı olduğumu söyleyemem, sadece bir insandan bahsetmek istiyorum biraz da olsa, yukarıda fotoğrafta görünen şahıstan, cristiano ronaldo'dan. ben asla futbol aşığı değilim ama o tam bir futbol aşığı. yaptığı işe ruhunu, kendisini katan, katmaya devam eden biri, belki de futbol tarihinin en en iyilerinden. 

şimdi ronaldocular vardır, messiciler vardır. o yahut bu, ikisi de iyi, ikisi de çok iyi. fakat ben yalnızca cristiano ronaldo'nun her maça çıktığı andaki hırsından bahsetmek istiyorum. özellikle de bu yazımda belirtmek istediğim maalesef ki zamanında izlememiş olduğum euro 2016 finalindeki durumu.

belki o maçı benim gibi izlemeyenler vardır, cristiano ronaldo portekiz ile, euro 2016'da final maçına çıkıyor. rakip de fransa. oyuncular çok güçlü, fransa her zamanki gibi yani. ama portekizde de çok çok iyi oyuncular ve tabii cristiano var.

maçın şuan dakikalarını hatırlamıyorum ama muhtemelen ilk dakikaları olabilir yani ilk dakikalarından kastım ilk 20 dakika içerisinde muhtemelen cristiano ne yazık ki bir pozisyonda sakatlık geçiriyor, işte biraz tedavi falan görüyor, neyse sonra devam ediyor oyuna. sonra yarasının durumu gittikçe kötü oluyor ki muhtemelen dakika 22 civarı teknik direktör fernando santos'a işaret veriyor. teknik direktör de onun işaretinden hemen sonra queresma'ya hazırlanmasını söylüyor. cristiano kendisini yere bırakıyor, sedye ile gözyaşları içerisinde maçtan ayırlıyor.

düşünün yani böylesi önemli bir turnuva, son maça kadar geliyorsunuz, gözler de sizin üzerinizdeyken böyle bir sakatlık geçiriyorsunuz. cristiano her ne kadar hırslı da olsa, maçı riske atmamak için, takımı ve kupayı riske atmamak için oyundan çıkmak istiyor.

oyundan çıkıyor ancak saha dışında teknik direktörle maçı öyle heyecanla izliyor ki, youtube'da videosu mevcut dileyenler izleyebilirler. yani sürekli olarak her pozisyonda dehşet şekilde heyecanlı. maç 0-0 şekilde bitiyor, uzatmalarda neyse ki portekiz'den bir gol geliyor ve takım öne geçiyor. cristiano o andan sonra daha bir maça dikkat ediyor, adeta teknik direktör kendisiymişçesine oyuna girecek olan kişiyle ayrı görüşüyor vs. yani bir teknik direktör gibi halen maçta, sakatlığına rağmen o maçı bırakmıyor.

şuan kendisi 39 yaşında, halen her önemli maçta bu şekilde hırslı, elbette ki eskisi gibi değil, neticede klasiktir, zamana kimse meydan okuyamıyor. o buna rağmen, yaşına rağmen mücadelesine devam ediyor, elbette bilmiyorum ancak düşünüyorum ki 2026 dünya kupsında da oynamak için can atıyordur cristiano. ki ben kariyerini bitirmeden önce bir de dünya kupasını kaldırmasını görmeyi gerçekten çokça istiyorum. böyle güzel, böyle yaptığı işe saygısı olan birinin, başarılarla doldurulmuş bir kariyere bir de dünya kupası eklenmesi o kadar mükemmel olur ki.

cristiano'nun bu hırsı, yaşına rağmen halen maçın bir şekilde içinde olması bana göre gerçekten bir ders konusu dahi yapılacak türden. yani burada aslında her insana bir şekilde bir ders veriyor, yapılan iş ne olursa olsun, onu hırsla, ondan keyif alarak yapmak, o işte kendini ister istemez çok güzel bir konuma getiriyor. evet, her ne iş yapıyorsanız yapın, bir şekilde bir hırs, bir keyif alma durumu olmalı. yani eğer maksadınız sadece para kazanmak ise, işten keyif aldığınızı düşünmüyorum, yahut o yaptığınız işte en iyisi olmak için çabaladığınızı düşünmüyorum. şu da var, en iyi olmak zorunda da değilsiniz, siz çok iyi olmaya gayret edin yeterli. zaten bir şekilde en iyi yahut en iyilerden olursunuz o zaman. 

şubat ayında 40 yaşına girecek olan cristiano'ya ve bu yazımı okuyan değerli okuyuculara saygılarımla.



28 Temmuz 2024 Pazar

küçük iskender'e göre tüketmek fiili


yazmaktan çokça, oldukça, manyakça keyif aldığım bir yazı başlığı daha sunacağım sizlere. şiirlere dair yorumlama yazıları yazarken, geriye dönüp onu okurken çokça keyif alıyorum. umuyorum ki sizler de aynı keyfi alırsınız, şimdi sizlere küçük iskender'in "hasta hayat depoları" isimli sel yayıncılğa ait kitabındaki 67 nolu şiiri sunuyor, buna dair sizlere kendimce yorumlamaya başlıyorum.

"67.
İçinde insan barındırmayan herşey beni besliyor. Daha çok
nesnelerden, nesneye hükmeden aşk ve hiddet koşullarından
yanayım. Aşk ve hiddeti insana ait saymıyorum; aşk ve hiddet,
doğanın harekete geçiş mekanizmasıdır. İçinde canlı barındıran
herşey tüketici! Yapıcı taraflar da dahil bu tüketişe! Diyalektik
idolüne göndermelerle eğlenmiyorum. Doğruyu söylüyorum:
DÜNYAYI KONTROLÜ ALTINDA TUTAN TEK FİİL,
TÜKETMEKTİR!"

şimdi daha henüz şiirin başlangıç cümlesi ile zaten mükemmel bir giriş yaparak, şiirden anlamamız gerekeni bize sunuyor sayın iskender. içinde insan barındırmayan her şeyi kendisinin beslediğin belirterek, benim anlamlandırdığım şu ki, insanlardan uzaklaştıkça daha çok kendini bulabildiğini ve daha çok kendini geliştirebildiğini anlatmaya çalılştığını düşünüyorum. beslenmek nedir çünkü ilk olarak ona bakmamız gerek. hadi gelin ciddi ciddi beslenme sözcüğünün sözlükteki manasına bakalım.

"Vücut için gerekli besin maddelerini alma; tagaddi."

oradaki tagaddi kısmına takıldıysanız hemen söyleyeyim, çünkü ben de takıldım. arapçada beslenme anlamına geliyormuş, o sebeple eklenmiş anlam kısmına.

vücut için gerekli besin maddeleri, evet ama şairin buradaki beslenmekten kastı bence daha çok ruhun beslenmesi ve biraz da gelişmek manasında bir beslenme. insan barındırmayan şeylerin kendisini, ruhunu beslediğini belirtmek istiyor olabilir yani bu nedenle. sonrasında da zaten aslında bu anlama geliyor. "daha çok nesnelerden, nesneye hükmeden aşk ve hiddet koşullarından yanayım." yani, insanlardansa, bu gibi şeylerle zaman geçirmeyi daha uygun buluyor, bu şekilde gelişimini sağladığını belirtiyor, aşkla. hiddetle. gelin bir de hiddetin kelime manasına bakalım. her anlama dikkat etmeye çalışıyorum çünkü mümkn oldukça şiiri keyifli ve güzel bir doğrultuda yorumlamak istiyorum.

şimdi hiddet, direkt olarak öfke anlamına geliyor sözlüğe göre, o nedenle ben de öfke kelimesinin anlamına baktım ve şunu buldum.

"Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi; kakınç, kızgınlık, celal, hırs, hışım, hiddet, gazap."


yani küçük iskender burada aşk ve hiddet gibi iki önemli olguyla daha çok olgunlaşabildiğini ve gelişebildiğini aktarmaya çalışıyor diye yorumladım ben. şiirin devamında da mesela bu iki durumu insana ait saymadığını belirtiyor. "aşk ve hiddet, doğanın harekete geçiş mekanizmasıdır." diyor sayın iskender. yani aslında bu iki olguyu insana değil de bizzat doğaya bağlıyor. buradan da aslında şunu çıkarabiliriz. küçük iskender, insanla kalmaktansa, doğa ile doğanın çeşitli unsurlarıyla kalmayı terch ettiğini belirtiyor. şiirlerinin de genel olarak kaynağını bu şekilde oluşturduğunu düşünüyorum. bu yorumu şiir dışında yapıyorum, bunu söylememin sebebi diğer şiirlerini de çokça okuyor ve okumaya devam ediyor oluşum.

sonrasında, şiirin diğer yarısında bambaşka bir kısma geçiyoruz, hemen o kısmı yeniden ekliyorum.

"İçinde canlı barındıran
herşey tüketici! Yapıcı taraflar da dahil bu tüketişe! Diyalektik
idolüne göndermelerle eğlenmiyorum. Doğruyu söylüyorum:
DÜNYAYI KONTROLÜ ALTINDA TUTAN TEK FİİL,
TÜKETMEKTİR!"

bu kısımdan çıkardığım yorumu cümle cümle değil de direkt olarak yapmak istiyorum. küçük iskender burada bana kalırsa biraz da şiirin ilk kısmındaki sözlerinin nedenini açıklıyor. insan barındırmayan şeylerden beslendiğini söylüyordu, sebebi de bu işte. insanın daha doğrusu canlı olan her şeyin bir şekilde her şeyi tüketiyor olduğunu belirtmesi. burayı anlamlandırırsak gerçekten de durum böyle, hayatta mümkün oldukça daima bir tüketme halindeyiz. şuan mesela en basitinden ben bu yazıyı yazarak zevkimi tüketiyorum, bu yazıyı yazmak bana çokça keyif ve zevk veriyor. bu yazıdan sonra belki bir film izleyerek o filmi tüketmiş olacağım kendi içinde, yahut birkaç şiir okuyarak o şiirleri de tüketip bitireceğim. genel olarak yaşam hep bir şeyleri tüketmek halinde, daima bir şeyleri tüketiyoruz, durmadan, uyurken dahi. uyurken de yaşamımızın sürelerini tüketiyoruz. durmadan, durmak bilmeden bir tüketme hali.

fakat şiirin sonunda da işin doğrusunu belirtiyor. dünyayı kontrolü altında tutan tek fiilin tüketmek olduğunu belirtiyor. 

nedir bu tüketmek?

"Kullanarak, harcayarak yok etmek, bitirmek; yoğaltmak:"

sözlüğe göre tamamen bu anlama geliyor, bundan hariç iki anlamı da var ancak ben bu anlamından bahsedeceğim. yoğaltmak da bu arada yine tüketmek anlamına geliyor, bunu da belirtmiş olayım.

genel olarak savaşların sebebi de bu. tüketmek, ama savaşlar neyi tüketiyor, insanları. neden tüketiyor? daha fazla tüketebilmek için, ülkeler, kendi ülkeleri daha çok tüketebilsin diye, daha çok işgal ediyor, daha çok insan tüketiyor ve bu şekilde kendi vatandaşları daha çok tüketiyor. yani genel olarak her şeyin temelinde bir tüketmek sözcüğü mevcut. bu sebeple gerçekten de küçük iskender'in dediği gibi, dünyayı kontrol altına alıyor. aslında düşününce, bu yandan bakınca gerçekten çokça acımasızca bir olay. hani uyuyarak tüketmek değil, ya da bir şeyler yiyerek falan bundan bahsetmiyorum. acımasızca bir tüketmek halinden bahsediyorum burada.

cinsel arzuların uğruna birilerinin tüketilmesi. yahut ülkelerin daha fazla tüketebilmesi adına daha çok yerleşim yeri işgal ederek birçok insanı tüketmesi. en basitinden insanların yaşadıkları ülkelerin vergilerinden dolayı tüketilmesi. her şeyde var bu tüketmek anlayacağınız. küçük iskender'in şimdi şiirin en başında söylediği,  "İçinde insan barındırmayan herşey beni besliyor." cümlesi, daha bir anlam kazandı, en azından benim için.

saygılarımla, güzellikle kalın.


saçmalamalar serisi, her insan ölümcül hastalığa sahiptir.

 

canlı türü olarak, insanlar olarak, hepimiz ölümcül bir hastalıkla açıyoruz gözümüzü. bu hastalığın tedavisi de henüz bulunamadı.ölümden bahsediyorum evet. her insan öleceğini bilerek dünyaya bir bebek getiriyor. o bebek öleceğini bilmeksizin insanlaşıyor. insanlaştıkça daha çok anlıyor öleceğini. iki yetişkin insan öleceğini bilerek bir çocuk getiriyor dünyaya ve zamanında onlar da ölecekleri bilinerek dünyaya getirilmişlerdi. hepimiz bu hastalığa sahibiz. bu hastalığın tedavisi de henüz bulunamadı. yani hepimiz aslında hastalıklı insanlarız, tedavisi henüz var olmayan, ölümcül bir hastalık sahibi. ve beraberinde hastalıklı çocuklar dünyaya getirmeye de devam ediyoruz. tedavisi henüz bulunmadıkça, doğan her yeni bebek, ölümcül hastalığa sahip olduğunu öğrenerek insanlaşmaya devam edecek.

saçmalamanın özü, insan olmak, ölümcül bir hastalıktır, ölümüne yaşıyor ve devam ediyoruz yaşamaya. ölümüne.


saçmalamalar serisi, parça bir, tarih 28.07.2024, saat ise 17:48.

27 Temmuz 2024 Cumartesi

bu deneme tamamen yapay zeka ile hazırlanmıştır #1


merhaba sayın okur, bu kez de tamamen yapay zekayı kullanarak temmuz ayında sizlere bir yazı daha sunmak istedim. şimdi sizlere aşağıda sunduğum yazının başlığından itibaren tümü, google gemini ile hazırlandı, kendisine teşekkür ediyorum çokça. ayrıca yukarıdaki fotoğraf da, microsoft copilot tarafından hazırlandı. yani o dahil yapay zeka.

Dünya Dillerinin Renkli Paletinden: Farklı Sözcüklerin Büyülü Dünyası - Genişletilmiş Bir İnceleme

Dünya, binlerce farklı dilin bir araya geldiği, adeta devasa bir dil ormanı gibidir. Bu ormanda her dil, kendine özgü bir çiçek gibi açar ve dünyaya farklı kokular, farklı renkler sunar. Diller arasındaki en çarpıcı farklılıklar ise belki de sözcüklerde kendini gösterir. Bazı sözcükler o kadar özgün ve karmaşıktır ki, başka hiçbir dilde tam karşılığı bulunamaz. Bu sözcükler, kültürlerin, coğrafyaların ve insanların zihin dünyalarının aynası gibidir.

Doğayı İfade Eden Özel Sözcükler

Doğa, insan hayatının en temel unsurlarından biridir ve farklı kültürler doğayı farklı şekillerde algılar ve ifade eder. Örneğin:

  • İnuitler: Kutup bölgelerinde yaşayan İnuitler, karın farklı türlerini (yağan kar, buz, karla kaplı toprak vb.) ifade etmek için çok sayıda farklı kelimeye sahiptir. Bu, onların yaşamlarının karla iç içe geçmesini ve bu doğal olaylara karşı geliştirdikleri derin bir anlayışı gösterir.
  • Aborjinler: Avustralya'nın yerli halkı olan Aborjinler, çöl ortamında yaşamak zorunda kaldıklarından, çölün farklı özelliklerini (kumun türü, rüzgarın yönü, bitki örtüsü vb.) ifade etmek için zengin bir kelime hazinesine sahiptir.

Duyguları İfade Eden Özel Sözcükler

Duygular, insanın en temel deneyimlerinden biridir ve farklı kültürlerde farklı şekillerde ifade edilir. Örneğin:

  • Japonca: "Komorebi" kelimesi, ağaç yapraklarından süzülen güneş ışınlarının oluşturduğu desenleri ifade eder ve doğa ile insan arasındaki bağa işaret eder. "Wabi-sabi" ise mükemmel olmayanın güzelliğini, yaşlanmanın ve değişmenin doğal olduğunu ifade eder.
  • Portekizce: "Saudade," özlem ve hüzün karışımı bir duyguyu ifade ederken, "Farofa" kelimesi ise bir tür mısır unundan yapılan yemeğin yanı sıra, sıcak bir aile ortamı ve samimiyeti de ifade eder.
  • Tagalog: "Gigil" kelimesi, bir şeyi sıkmak isteyen tatlı bir dürtü anlamına gelirken, "Hiya" kelimesi, utanç ve mahcubiyet duygularını ifade eder.

Sosyal İlişkileri İfade Eden Özel Sözcükler

İnsanlar arasındaki ilişkiler, kültürlerin temel yapı taşlarından biridir. Farklı kültürlerde, sosyal ilişkileri ifade etmek için kullanılan sözcükler de farklılık gösterir. Örneğin:

  • İngilizce: "Cosy" kelimesi, sıcak, rahat ve samimi bir ortamı ifade ederken, "Hygge" (Danca kökenli) kelimesi, basit şeylerden keyif alma ve rahatlamayı ifade eder.
  • Arapça: "Karma" kelimesi, bir kişinin kaderi veya yaşamındaki olayların birbiriyle bağlantılı olduğu inancı ifade eder.

Soyut Kavramları İfade Eden Özel Sözcükler

Farklı kültürler, soyut kavramları farklı şekillerde algılar ve ifade eder. Örneğin:

  • Almanca: "Fernweh," hiç gitmediği bir yere duyulan özlem anlamına gelirken, "Schadenfreude," başkalarının başına gelen kötü şeylerden zevk alma duygusunu ifade eder.
  • Yunanca: "Kairos," doğru zaman veya fırsat anlamına gelirken, "Metanoia," zihinsel bir dönüşüm veya kişinin hayatına dair derin bir anlayış kazanması anlamına gelir.

Dilin Kültürel Kimlik Üzerindeki Etkisi

Dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kültürün aynasıdır. Bir dildeki sözcükler, o kültürün değerlerini, inançlarını ve yaşam tarzını yansıtır. Örneğin, İnuitlerin karla ilgili zengin kelime hazinesi, onların yaşamlarının karla iç içe geçmesini ve bu doğal olaya karşı geliştirdikleri derin bir saygıyı gösterir.

Sonuç olarak, dünya dillerindeki farklılıklar, insanlığın ne kadar çeşitli ve zengin bir kültürel mirasa sahip olduğunu gösterir. Her dil, bir hazine gibidir ve bu hazineleri keşfetmek, farklı kültürleri anlamamıza ve dünyaya daha geniş bir perspektifle bakmamıza yardımcı olur.

linç kültürünün npc davranışı olduğuna dairdir

 



sosyal medyada ve genel olarak toplum içerisinde hayatın içerisindeki sosyal meydanlarda sürekli olarak artmakta olan linç kültüründen ve bunun bir npc davranışı olduğundan bahsetmek istiyorum. öncelikle bu sözcüğün, "linç" sözcüğünün anlaımına tdk'dan bakalım.

"Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi."

yani şöyle açıklayayım. ortada suçun varlığı henüz kesin değil. yani bir olay var, bir suç olduğu düşünülüyor ve olay anında kişi dövülüyor yahut öldürülüyor, yahut sosyal medyadan itibarına karşı çeşitli ağza alınmayacak sözler söyleniyor. şimdi linç direkt olarak bildiğim kadarıyla TCK'da bir suç olarak bulunmuyor ancak şöyle ki, linçte yapılan davranışlar bir şekilde suç unsuru oluşturuyor zaten. örnek veriyorum bir kişiye karşı, anlamadan ve bilmeden, durumun gerçeğini hiç duymadan, araştırmadan, halka karşı bu durumda kin duymaya itersen, o kişiyi aşağılarsan, bu durum TCK'da 216/1 maddesine göre, "halkı kin ve düşmanığa tahrik ve aşağılama" suçuna giriyor. toplumumuzda ne var mesela hemen bahsedeyim.

insanlarımız özellikle taciz konusundan müzdarip, yani kadınlarımız. toplum içerisinde, toplu taşımada yahut yürürken, bir kadın taciz edildiğine dair bağırdığı anda o kişi orada dövülüyor. taciz olsa da olmasa da belirteyim, o kişiyi orada dövmek suç. başta bunu kavrayalım. yani herhangi birinin söylemine karşı hemen bir kişiye karşı on kişi atlayıp dövdüğünüz takdirde suç oluyor. ayrıca birden fazla kişiyle dalıyorsanız muhtemelen suçun ceza miktarı daha fazla da artıyor diye biliyorum, yani ilk başta bunu kavrayalım. sonra yok efendim benim maksadım kadını korumaktı falan filan durumlarına girmeye kalkmayın.

ortada velev ki bir suç varsa da ilgili kolluğa haber verilir, kollukça gerekli araştırma yapılır, tahkikat gerçekleşir, sonra olay savcılığa geçtiği takdirde savcılık soruşturur, savcılık da burada bir suç olduğu kanısına varır ise bu hususta mahkeme tarafından cezalandırılması amacıyla bir iddianame düzenler, bu doğrultuda mahkeme de eğer ki suçlu görürse o kişi hapis cezası yahut adli para cezası alarak cezasını çeker. siciline göre çekmeyedebilir bu ayrı bir olay. ama bir şekilde bir suçun, suç olarak sübut bulabilmesi için bu aşamalardan geçmesi gerekiyor. kimse deli yürek vari hareketlere girmeye kalkışmasın yani.

ki ortada şöyle bir olay var. kadının doğru söylediğinden nasıl emin oluyorsunuz da o insanı dövebiliyorsunuz yani. yolda alelade tanımadığınız kadın yani. belki adama bilerek başka bir konudan dolayı iftira atıyor, kadın da toplumun "npc" karakterleri çokça barındırdığı için, böyle bir yola başvurarak adamın dövülmesini sağlıyor, ne bileyim itibarını zedelemek istiyor vs. neden siz bu duruma alet oluyorsunuz, illa bu gibi durumlar sizin de mi başınıza gelmeli. bir kişiyi meydanlarda, toplu taşımada dövmek ayrı suç sosyal medyada itibarına karşı aşağılamak hali, yahut yukarıda da dediğim gibi halkı bu doğrultuda o kişye karşı tahrik etmek ayrı suç. bildiğiniz suç arkadaşlar TCK'da varolan bir suç. kimse kendi adaletini kendi sağlamaya kalkışmasın. ayrıca bunu yapan npc karakteri olanlara şunu sormak istiyorum, aynı durum bir erkeğin başına gelse, bir erkek kadın tarafından taciz edilse, yahut kadın tarafından kötü bir duruma düşürülse o erkeğin yanında olacak mısınız? ha yanında oldunuz diyelim, bunu o kadına nasıl göstereceksiniz?

yani karşıdaki erkek olunca hemen dövebiliyorsunuz ya hani. kadın olunca şey dersiniz değil mi, yok efendim olur mu öyle, kadın hiç taciz eder mi,  erkek yapmıştır falan dersiniz değil mi? bunu da yapan yine erkekler yani, hemcinslerim, düşünemiyorlar. daha doğrusu söz konusu kadın olduğunda farklı uzuvlarıyla düşünmeye çalışıyorlar, hemen bir kahramanlık haline bürüneyim, hadi bu erkeği kendi elimle cezalandırayım haline giriyorlar.

bunu yapmayın, bu sizi kahraman yapmaz. bu sizi suçlu yapar, belki sicilinizi bozar, belki girmek istediğiniz işe girmenizi engeller. bir şeyler yapmadan farklı uzuvlarınızla düşünmek yerine mantıklı olarak düşünün, mantıklı bir karar verin. o anda düşünüp kalmayın, o anın sonrasını düşünün. insanları linç etmek doğrudan suç değil ama linç içerisindeki eylemler sebebiyle zaten suç haline çokça rahat şekilde dönüşüyor. 

neden npc davranışı olduğunu belirteyim. nedir npc, oyunlarda hiçbir düşüncesi, hiçbir mantığı olmadan, belli birkaç kodlamalar doğrultusunda aynı eylemleri yapan kişi ve kişiler bütünü. sizin anlayacağınz dilden. yani bir yere yürümeye dair kodlama verilir, o kişi oraya öylece yürür. yani siz de, bir kadın beni taciz etti dediğinizde hurra hemen 'tacizci olduğu henüz belli olmayan' kişiye saldırdığınız an, npc karakterlerden farkınız kalmıyor. var mı kadının kanıtı, varsa da dövmeyeceksin. kolluk yapacak işini. sen bir şey yapamazsın, yapacağın tek şey ihbar etmek olur, ki bunu da yine o kadın yapabilir. yapamayacak durumda olursa yaparsın o ayrı bir şey. ama kadınlarımız zaten her zaman diyorlar ya, "biz her şeyi yapabiliriz" diye. böyle bir durum elbette ki hiçbir insanın başına gelmesin, taciz, tecavüz çok berbat olaylar. ama merak etmeyin bu duruma uğrayan erkek olsun, kadın olsun, polise ihbar edip gereğini yapabilir. siz hemen kadının komutuyla hareket edip oradaki kişiyi darp etmek suretiyle linç etmeniz suç. düşünün sadece, bir şeyler yapmadan önce biraz düşünmek gerek.

saygılarımla.


26 Temmuz 2024 Cuma

kadınlara yapılan 'pozitif' ayrımcılığa dairdir

 



kadınlara gerek iş yerlerinde gerek toplu taşımada yapılan 'pozitif ayrımcılığın' aslında bir saçmalık olduğuna, bunun erkeklere yapılan bir haksızlık olduğuna önemli noktalardan değinmeyi amaçlıyorum, haydi başlayalım.

örnek veriyorum, bir erkek ve bir kadın aynı işe girdiler, aynı pozisyonda, unvanda çalışıyorlar. böyle bir iş yerinde, 'kadının yapamayacağının düşünüldüğü' bir iş var diyelim yahut işler. ancak o iş o pozisyonun tanımında bulunuyor. yani o pozisyonda bulunması nedeniyle, işe girenin cinsiyetine bakılmaksızın o işi yapması gerekiyor. ama aynı iş ortamında bir erkek var ise, oradaki kadına pozitif ayrımcılık adı altında o iş erkeğe bırakıldığı an burada 'pozitif ayrımcılıktan' söz etmek yanlış olur. erkeğin burada suçu ne? neden kendisiyle aynı statüde olan birisi yalnızca 'kadın' olduğu için, kendisine daha fazla iş yükü binsin ki? erkek olmayı yahut kadın olmayı kendisi mi seçti demeyeceğim. olay bu değil. olay şu. o kadın bu işin görev tanımlarını bilmeli ve bu şekilde o işe başvurmalı. ha diyelim bildi yahut bilmedi, o şekilde başvurdu ve işe hak kazandı. bu artık erkeği bağlamaz. o iş kadına verildiyse kadın yapacak, erkeğe verildiyse erkek yapacak. kimse cinsiyetinden dolayı fazla yahut az iş yapmamalı. buna pozifit ayrımcılık demek başlı başına saçma bir olay. ayrımcılık zaten başlı başına insanları ayırıyor, sen başına ister pozitif getir ister negatif getir boş yani. o kelime bir kere başlı başına yanlış anlama geliyor. iş yerinde ayrımcılığı neye göre uygularsın, bir personelin özverili çalışıyordur, onu o anlamda daha bir üstte tutarsın, onu anlarım. kadın olur, erkek olur, işini iyi yapan bana göre üstte tutulmalı, gerektiğinde ödüllendirilmelidir. ama kimse yalnızca cinsiyeti nedeni ile işten kurtulmamalı yahut daha fazla çalışmamalıdır.

yine iş ortamında bir örnek vereceğim ki, bu benim halen aklımı almıyor, adeta delirtiyor. hemen bahsedeyim. devlet kurumları açısından belirteceğim bu durumu, özel şirketler adına durumu bilmiyorum. biliyorsunuz ki erkekler için zorunlu bir askerlik görevi var. diyelim ki erkek şahıs belli bir süre belli nedenlerle askerliği tecil ettiriyor. bir yandan çalışıyor. belki yıllardır çalışıyor. ancak sonra tecil süresi bitince mecburen askere gidiyor. 6 aylık bir süre. şimdi bu erkek şahıs 'zorunlu' olan görev nedeniyle askere gittiğinde maaşının hepsini almasını geçtim, 3'te 1'ini dahi alamıyor. kimse soruyor mu acaba bu erkeğin bakması gereken bir ailesi, bir anne babası var mı? yahut ödemesi gereken borç var mı? gerçekten bu hiç sorgulanmıyor mu, hiç mi bu zamana dek bu gibi durumlara düşen olmadı. bu gibi durumlara düşen hemcinslerim ne yapıyorlar gerçekten merak ediyorum. kişinin maaşını kendisi için almasını da geçtim. diyelim ki gerçekten hasta anne babası var, kendisinden başka maddi anlamda bakacak kimse de yok. bu kişi maaşını 6 ay alamayınca ailesine nasıl para gönderecek sorarım. peki ya kadınlarda şu durum nasıl oluyor belirteyim. diyelim ki bir kadın hamile kaldı, bu hamile kalmakta ne kadar sınır oluyor bilmiyorum, yani sınırdan kastım kaç çocuğua kadar bir durum var bilmiyorum muhtemelen öyle bir sınır da yoktur. neyse konuya geçeyim. diyelim ki kadın hamile oldu, doğum iznine ayrılacak. doğumun evvelinde 8 hafta, doğum sonrası da 8 hafta "ÜCRETLİ" izne ayrılıyor. evet, ücretli. kadın gayet, istediği kadar çocuk yapıyor, yaptıkça da toplamda 16 hafta, yani toplamda 4 ay boyunca ücretini alıyor. 3 kez çocuk yaptığını varsayalım. her çocuk için 16 hafta, 48 hafta. neredeyse 1 yıllık bir süre kadın 3 çocuk için ücretli şekilde izin kullanabiliyor. ve bilindiği üzere çocuk yapmak aile kurmak bunlar kişinin, ailenin "ARZUSU" dahilinde olan şeyler. yani kadın hayatı boyunca çocuk yaptıkça ücretli izne ayrılabiliyorken, erkek "zorunlu olan vatan hizmeti" yerine getirirken, ki bilindi üzere bir kez yapılıyor, bu durumda ailesinin durumuna, kendi durumuna bakılmaksızın maaşının herhangi bir kısmını alamıyor. ne kadar da harika bir şey değil mi pozitif ayrımcılık, bu açıdan bakmış mıydınız, ya da bunu biliyor muydunuz? bilmiyorsanız da öğrenmiş oldunuz bu yazı ile.

bir diğer durum toplu taşıma. hep iş yerlerinden örnek vermeyeyim. toplu taşıma kişilerin keyfine bakılmaksızın, özel olan bir araç değil bilindiği üzere. diyelim ki ben toplu taşımada bir yere seyahat ediyorum. yahut dolmuş diyelim. her yer dolu. bir tane ikili koltuk var, bir tane de tekli koltuk. ben erkenden gelmişim tekli koltuğa oturuyorum. ikili koltuğun birinde erkek var diğeri de boş. kadın geliyor. aman efendim ben bir kadınım erkeğin yanına oturmam diyor. diğer insanlar da adeta "NPC" gibi, evet "NPC", bunun ne olduğunu bir yazımda anlattım, özetle belirtmem gerekirse, düşüncesi yok, zikri yok, fikri yok, düz kodlanmış bir insan diyelim. bu gibi insanlar, tabi efendim olur mu öyle, sen tekli koltuktan kalk, diğer erkeğin yanıan geç, kadın tekli koltuğua otursun diyorlar. neden yahu? ben erkenden geldim oturdum. ben geç geldiğimde kadını yerinden edebiliyor muyum? ve neden edeyim. kadın erken gelmiş oturmuşsa orası onun hakkıdır, oturmuştur, bitmiştir artık. ben gelmişsem benim hakkımdır, bu kadar düz ve basit bir mantık. çok özel olarak seyahat arzusunda olan 'kadınlar' var ise ya özel araba alırlar ya da taksi tutarlar. bu gayet açık yani. 

hayatın hemen hemen her alanında pozitif ayrımcılık lafını duyuyorsunuzdur, aklınza gelebilecek her yerde. bu benim canımı çok sıkıyor çünkü erkeğe de kadına da, kimse kimseden dolayı bu hayatın zorluğunu daha fazla çekmemeli. pozitif ayrımcılık dediğimiz şeyin pozitiflikle alakası sadece kadınlaradır. bir yerde bir insana alakasız şekilde fazla gösterilen müsamaha, oradaki diğer insanlara karşı saygısızlık ve adaletsizliği oluşturur. hayatın hiçbir yerinde, kesinlikle pozitif ayrımcılığı bu örnekler ve daha da çoğaltılabilecek örnekler sebebiyle desteklemiyorum. kimsenin cinsiyetinden dolayı ayrımcılık görmesini doğru bulmuyorum.

saygılarımla.

yeterince büyütülmeyen bir yerli komedi: sağ salim

 


yerli komedilerden bana göre en büyütülmesi gereken durum komedisidir sağ salim, filme dair, filmin hikayesinden bazı detayları sunacağım. filmi izlemek arzunuz var ise önce fragmanı izleyip sonra da filmi izlemenizi, daha sonrasında da bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. filmi baştan sona izlediyseniz gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

sağ salim filmi genel olarak durum komedisinden oluşuyor. ilk film ve beraberinde ikinci film de durum komedisi. hatta ilk film bana göre bunu daha doğal şekilde yansıtıyor. klasiktir, ilkler genelde çok çok iyi olur, devam filmi, devam filmleri genel olarak ilk film kadar iyi olamaz. bu seride de öyle. sağ salim 2: sil baştan filmi de gayet güzel bana göre, ama ilk filme göre daha bir doğal hava yok gibi geldi bana.

bunun sebebi de aslında baş karakterimiz salim'in artık cinayetlere alışmış olması. ikinci filmde daha bir sıradanlaşıyor bu durum. ilk filmdeki tepkilerini yansıtması çok daha keyifliydi. çünkü kendisi hayatında ilk kez bu durumlar içinde olan bir şahsı canlandırıyordu.

sağ salim filmini nasıl anlatabiliriz, şöyle diyeyim. aslında bir çeşit yerli seri katil de denebilir. yani aslında istem dışı seri katil olmuş biri. tck'ya göre nasıl anlatılır, muhtemelen taksirle öldürme olarak adlandırabiliriz. bu karakterimiz taksirle seri olarak öldürüyor. yani ortada taksirle zincirleme şekilde öldürme olayı da var.

filmin hikayesi şöyle başlıyor, salim karakteri, yaşadığı köydeki muhtarın isteği üzerine sahipsiz bir cenazeyi, vasiyet nedeniyle sivas'a götürüyor. kendisi o sırada henüz ölüden dahi korkan birisi. tek başına, arabasında cenazeyi sivas'a götürmesı olayı da filmin esas durumunu oluşturuyor. yani film hep bu yol üzerinde çeşitli, birbirinden bağımsız karaktelerin bir şekilde salim'e denk gelişi ve salim'in taksirli eylemleri nedeniyle, salim'den nasiplerini alışı olayını anlatıyor. bana kalırsa yerli komedi adına mükemmel bir durum komedisidir sağ salim filmi. karakterler de bana göre çok çok iyi. salim karakteri, nihal karakteri, recai falan çokça iyiler. nihal'in babası olan halit karakteri. yani şöyle söyleyeyim ilk filmde yalnızca sesi telefondan duyulan nihal'in annesinin seslendirmesine kadar filmin detayları bana göre çok çok güzel. seyir zevkini çokça sunan bir komedi filmi.




filme aslında sadece komedi filmi olarak da bakmamak gerek, filmde genel olarak salim'in, tck'ya göre "taksirle öldürdüğü" kişiler genel olarak suç işleyen bir kitleden oluşuyor. bazen salim öldürüyor, bazen dolaylı yoldan öldürüyor. yerli bir seri katil, yerli bir komedi filmindeki muazzam bir seri katil salim karakteri. filmin vizyona girdiği yıl 2012. yani bahsettiğim ilk film. ilk filmden bu yana halen neden yeterince büyütülmedi bilemiyorum. beğeni algımız mı çok değişik emin değilim. bu filmin diğer kaliteli komedilerden eksiği yok, belki de çokça fazlası olduğudan büyütülmemiş olabilir. imdb puanına şuan baktım mesela, puanı beni çok şaşırttı. 6.3 verilmiş bu filme. bu filmin en az 8.5 olması gerekirdi bana göre. şimdi 8.5 diyorum evet ama, gora filmi mesela 8.0 almış imdb'de.

amacım sağ salim filmini gora ile kıyaslamak durumu değil ancak bana göre sağ salim kendi alanında, kendi hikayesinde, gora da kendi anlattığı hikayede çokça başarılı yerli komedi örnekleri. yani gora ne kadar yerli komedide "kült" diyebileceğimz şekilde yerini almış ise, her izlendiğinde güldürebiliyorsa, sağ salim de bu denli "kült" film olmalı, belki bugün belki yıllar sonra bilemiyorum.

sağ salim 12 yıldır yeterince büyütülmedi, yeterince büyütülmesi gereken bir komedi filmi, özellikle de salim karakteri büyütülmesi gereken bir karakter.