son 30 günde en çok ne okundu?

27 Ağustos 2019 Salı

NAZIM HİKMET'in bahsettiği GÜZEL GÜNLER geldi mi, gelecek mi, nerede kaldı?



"Güzel günler göreceğiz ÇOCUKLAR
Güneşli günler göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz..."

NAZIM HİKMET'in muhteşem kaliteli aromalar bırakan şiiri, "güzel günler göreceğiz"in malum kısmının yorumlamasını yapmak istiyorum. bunu niye yapmak istiyorum, çünkü malum kısmını genel olarak belli bir biçimde anlayanlar var. fakat ben buna biraz daha farklı bir bakış açısı getirerek yorumlamak istiyorum.

"güzel günler göreceğiz", benim burada yalnızca konuşmak istediğim kısım bu. güzel günler. ben bunu siyasi kavrama çevirmeden, şu şekilde bir başlangıç yapmak istiyorum.

"belki de siz, güzel günlerinizi yaşamışsınızdır."

bakın yaşınız her ne olursa olsun, hayatta yaşayacağımız en güzel günü kimse bilemez, bu geçmişte olan bir gün de olabilir, o kadar güzel bir günü hiç yaşamayacak da olabiliriz. yani NAZIM HİKMET'in güzel günlerden kastının yalnızca ilk kısma odaklanacak olursak, buradan genel bir anlam çıkartmamız pek mümkün olmaz.

hangi siyasi anlayışı benimsersek benimseyelim, benim felsefeme göre, hiçbir rejim;

(rejim:
* Yönetme, düzenleme biçimi, düzen.
* Perhiz, diyet.
* Bir devletin yönetim biçimi.(burada belirtmek istediğim tanımı)
* Akarsu debisinin yıl boyunca gösterdiği değişikliklerin tümü.)

tüm insanlığı mutlu edemez. güzel günleri hep beraber görmemizin bu yüzden pek mümkün olduğunu düşünmüyorum. ben biraz realist bakıyorum açıkçası. bakın dediğim gibi, burada şunu özellikle belirtmek istiyorum ki. hiçbir REJİM. ben siyasetin, devletin vs çağlar öncesi bir ihtiyaç olarak ortaya çıktığından önceki anda yaşamak isteyenlerden biriyim. gerçek mutluluk, yani tam anlamıyla mutluluk kavramının ise siyaset öncesi çağlarda kaldığını düşünen biriyim. fakat şuan konumuz bu değil.

benim buraya kadar özellikle belirtmek istediğim şey, siyasetin bulunduğu herhangi bir rejimde tam anlamıyla güzel günleri tüm insanlığın görebilmesinin pek mümkün olmadığı. ben bunu sonuna kadar savunuyorum. buna da inanıyorum.

burada NAZIM HİKMET'in asıl anlatmak istediği güzel günler göreceğiz derken aslında şunu demek istiyor. "güzel günler DE göreceğiz." demek istediğim anlayabildiniz öyle değil mi? evet kötü günlerimiz geride kalacak ve zamanı geldiğinde güzel günler DE göreceğiz. fakat bunun da elbette bir sonu var. öyle veya böyle. ama elbette buna takılmamak gerek. önemli olan burada, güzel günleri görürken, o anın tadını çıkarmak. NAZIM HİKMET'in şiiri yazdığı sıralar aklında güneşli günleri görmek varmış. bu şiiri hapishane yıllarından önce mi sonra mı yazdığını bilemiyorum, hatta belki de hapiste de yazılmış olabilir. araştırmasını yapmadım. ama hapiste yazmış ise, bulunduğu durumun kurtuluşunu güneşli günlerle yansıtmış olabilir. yani bir ihtimal böyle düşünebiliriz en azından. herkesin güzel günleri farklıdır sonuçta. NAZIM HİKMET için de güzel günler kavramı bu.

şimdi ilk başlarda yazmış olduğum cümleye değinmek istiyorum. evet, belki de siz güzel günlerinizi yaşamışsınızdır. bakın hayatta bazen öyle güzel günler yaşarız ki, değil mumla, en iyi ışıklandırma sistemleri bile arasak, hatta güneş ışığı ile bile arasak bulamayız belki de. bu yüzden bundan kesinlikle emin olmalıyız ki. evet güzel günler göreceğiz. ben de buna inanıyorum. inanmak elbette güzel, inanmalıyız. ama bu sadece bir inanç, unutmayın.

şiirler daima realist bir bakış açısı ile yazılmak zorunda da değil. ki zaten öyle de olmalı. şiir bizi realist düşünmekten alıkoyabilmeli. hatta şöyle diyeyim. yer yer alıkoyabilmeli.

ne demiştim. bu bir inanç. dediğim gibi belki bir defa, güzel bir gün yaşayacaksınız. belki NAZIM HİKMET'in dediği gibi, güzel günler. hatta belki bu güzel günleriniz çokça olacak. ki umarım çokça olur. hepimiz daha güzel günler yaşarız. kimimiz yağmurlu havada güzel günleri yaşarız. kimimiz sevdiğimizin yanında bir damla göz yaşı dökerek güzel günleri yaşarız. herkesin güzel gün anlayışı farklıdır unutmayalım.

buraya kadar her şey güzel.

şimdi şiirdeki ilk dizeye tamamen bakalım. yukarıda ne demiştim. şiirler daima realist bir bakış açısı ile yazılmak zorunda değil. burada NAZIM HİKMET'in de böyle düşündüğünü hissediyorum.

"güzel günler göreceğiz ÇOCUKLAR."

kim bilir belki gerçekten bu kısmı çocuklara söylemiştir. belki onlara yalnızca umut vermek istemiştir kendisi. onları hayattaki gerçekliklerle yüzleştirmek istememiştir belki de. ne de iyi yapmış değil mi? bırakalım da gerçekten güzel günlere inansınlar. çünkü eğer gerçekten o güzel günlere inanırlarsa belki de onlar bu dünyayı daha güzel hale getirebilirler. ellerinden geleni yaparlar, o güzel günlere ulaşabilmek için. her zaman realist olmak çok da iyi bir şey değil. özellikle de çocuklara karşı. onlar hayal edebilmeli, umut edebilmeliler. güzel günleri görebilmenin umudu en çok da onlara lazım.

belki de NAZIM HİKMET bu şiiri yazdığında yaşı oldukça büyüktü ve orada son kısımda bulunan ÇOCUKLAR'dan kastı. gençlikti. gençliğe inandırmak istiyordu belki de. belki de motorları maviliklere sürmekten kastı başka şeylerdi. veya ışıklı maviler. kim bilebilir ki.

NAZIM HİKMET'in bu şiirinin ilk kıtası söz konusu ise, bana kalırsa tez bile yazılabilir. gerçekten buradan mükemmel anlamlar çıkarabileceğini düşünüyorum. burada alelade yazdım. sonuç olarak kendi blog sayfam ve dilediğim biçimde yazıyorum. bir rahatlığım var burada. kendime güzel göründüğünden gözümden kaçmadıkça hep küçük harfle başlarım ve değer verdiğim sözcükleri de büyük büyük yazarım. tıpkı NAZIM HİKMET yazarken de fark edildiği gibi.

gerek şiirlerine, gerek sevdalarına yazdığı mektuplarına, gerek kendisine, hem saygım hem de çokça sevgim var. o bize mükemmel şiirler bıraktı.

yarım bırakmak istiyorum bu yazıyı. belki günün birinde, gerçekten güzel günleri gördüğümüz zamanlar yeniden devam edilebilir bir yerlere. NAZIM HİKMET'e saygı ve sevgilerle.

başlığın cevabına realist olarak cevap vermem gerekirse, bu cevap yalnızca sizde saklı. sizin hayatınızda, güzel günleri görmüş de olabilirsiniz, hatta görmüş olmanıza rağmen daha çok görecek de olabilirsiniz. hiç görmeyip belki yarın görecek olabilirsiniz. ama yine de umut edin, unutmayın, NAZIM HİKMET'in dediği gibi:

güzel günler göreceğiz çocuklar...


26 Ağustos 2019 Pazartesi

SAW neden bu kadar ÖZGÜN olmayı tercih etti?


NEDEN?



özgün:
* Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan, orjinal.
* Bir buluşsonucu olan, nitelikleri bakımından benzerlerinden ayrıve üstün olan. 
* Çeviri olmayan, asıl olan (metin).

neden özgün diyorum, çünkü gerçekten bu tanıma fazlasıyla uygun. bakın bir ürünün kaliteli olduğuna kesinlikle ben kendi düşüncelerimle karar vereme, bunun için belli bir bilgiye sahip olmamız gerekir ki, o da şuradaki yazımda mevcut.

ben kıyafet konusunda, toplumun belli standartlarında giyinmeyi kabul edemeyenlerden yalnızca biri olarak, uzun bir süre öncesinde bu konuda birçok arama yaptım. ilk başta ülkemiz içerisinde bulamadım, kendi tarzıma uygun ürünler yoktu. sonrasında aliexpress tarzı siteler vasıtası ile hemen hemen kendi tarzıma yakın ürünleri buldum diye düşündüm. ama yine de elbette içim rahat değildi, çünkü o tarz sitelerden önceden de alışveriş yapmış olduğumdan biliyorum ki, 3-4 hafta civarında bir sürede geliyor. (en azından bende genelde bu şekilde oldu, bulunduğunuz yere göre ve koşullara göre daha erken sürede gelme ihtimali de vardır elbette)

sonrasında durum böyle olunca o sitelerden almaktan vazgeçip yine kendi güzel ülkemde bir arayışa girdim. neyse uzun bir arayış sonrasında, neyse ki bu harikulade marka ile karşılaştım. sitesine girmemle, uzun süre o sitede bulunmam zaten bir oldu. kendi üretimleri, modelliği de genelde kendileri bizzat yapıyor hatta. neyse ben tabii bu ürünlerde şu sıralar belli bir indirim olduğunu da görünce, hiç zaman kaybetmedim ve açıkçası kendi tarzımı güzel ülkemde bu kadar uzun süre sonra görünce, dayanamayıp 4 farklı ürün sipariş ettim ve bir de yanında, şöyle bir kolye aldım.

net bir şekilde söyleyebilirim ki, gerek kargolama, gerek paketleme mükemmel. birçok siteden ürün alan biri olarak, ciddi anlamda bana göre en özenli olarak paketlemeyi yapanın da SAW markası olduğunu gördüm, buradan da özellikle çalışanlarına ve kurucularına bizzat teşekkür ediyorum.

web site adreslerini aşağıda zaten belirteceğim. ondan önce şunu belirtmeliyim ki, yazımın başında da belirtmiştim. kesinlikle bir ürünün kaliteli olduğuna net ve kusursuz biçimde kendim karar veremem. bunun sebebi de önceki yazılarımda mevcut. fakat özgün mü derseniz, gerek ülkemiz gerek dünya çapında kesinlikle kendine has bir özgünlüğe sahip olduğunu söyleyebilirim.

eğer siz de toplumda kendinizi, toplumun standartları olan kıyafetleri giyme konusunda zorluyorsanız ve kendinize uygun bir tarz arıyorsanız, kesinlikle SAW markasını tavsiye ederim. yazıyı çok uzun tutmak istemiyorum. aşağıda hemen ürünlere ait iki fotoğraf ve web site adresini paylaşacağım.

her ne olursa olsun daima güzel günler görün ve o günlerde daima üzerinize YAKIŞTIRACAĞINIZ kıyafetleri giyin. sağlıcakla. mutlulukla. güzellikle. aşkla.





daha fazlası için: www.saw.com.tr


25 Ağustos 2019 Pazar

bir zamanlar hollywood'da MÜKEMMEL OLMUŞ MU?



*QT: Quentin Tarantino
*TAT KAÇIRACAK, KEYİF BOZACAK: spoiler

"AŞAĞIDA OKUYACAĞINIZ DEĞERLENDİRME, TAT KAÇIRACAK KEYİF BOZACAK ŞEYLERİ BULUNDURMAMAK ÜZERE TARAFIMCA HAZIRLANMIŞTIR. ÇÜNKÜ BEN DE BİR QT SEVER OLARAK, FİLMİN MÜZİKLERİNİ BİLE ÖNCEDEN DİNLEMEDİM, YALNIZCA FİLMDE DUYABİLMEK İÇİN..."

bu film QT* tarafından, genel olarak ayak fetişistlerine özel olarak yapılmış bir film gibi. kadınlar için erkek ayağı, erkekler için de kadın ayağını bolca görebilirsiniz. ayak fetişiniz var ise ve QT filmlerine karşı özel bir ilginiz varsa, bu filme özellikle gitmeniz gerektiğini düşünüyorum. elbette yalnızca ayak fetişistleri düşünülmemiş demek isterdim ama, ayak fetişistlerinin çokça düşünüldüğünü belirtmeden geçemeyeceğim.

bunun dışında, 69'lar Hollywood'unu bilen veya bu hususta herhangi bir bilgiye sahip değilim. Yalnızca atmosfer açısından gerçekten Amerikan rüyasını hoş bir biçimde yansıtmış olduğu kanısına vardım ben filmi izlerken. zaten ben bu filmi genel olarak sanatsal açıdan değerlendirmek istiyorum özellikle. çünkü genel QT filmlerinde alışık olduğumuz kanlı sahneleri çokça görebileceğimizi söyleyemem. elbette ki var, ama örneğin bir kıyaslama yapacak olursam kill bill filminde/serisinde olduğu kadar kesinlikle değil. ya da the hateful eight.

oyunculuklara kısa kısa değinmek istiyorum. al pacino bu filmde konuk oyuncu tarzında böyle, çok görünen bir karakter değil. yani oyunculuk açısından çok değerlendirmek istemiyorum. örneğin hani, şu sahnedeki repliği mükemmeldi, şu sözü söylediği an yaptığı hareketler, bakışları muazzamdı tarzında bir şey belirtemem. çünkü o tarz bir diyalog içerisinde kendisini pek göremedim. ya da belki de benim sanat anlayışıma göre göremedim. diyaloglar açısından değerlendirmek gerekirse, kesinlikle en beğendiğim karakter leonardo di caprio oldu. gerek diyalog, gerek diyaloglarda yaptığı hareketleri, elini, kolunu, yüzünü kullanışı bana muazzam geldi, filmin en çekici yanlarından biri de bu oldu benim için. çok ileri bir yaşta değil elbette 44 yaşında. ama çok genç de sayılmazdı. yaşına göre vücudunu çok zorlayabilecek sahnelere girdiğini söyleyemem. ama kalitesini kesinlikle bu filmde yansıtmış olduğunu net biçimde söyleyebilirim. brad pitt filmde de leonardo di caprio'nun dublörünü oynadığından dolayı özellikle dövüş sahnelerinde daha çok etkindi ve diyaloglarda leonardo di caprio ne kadar mükemmel geldiyse, dövüş sahnelerinde de brad pitt tam o şekilde mükemmeldi. dövüş sahnelerinden kastım, dövüş sahnesi evet, izleyenler bilecektir. çok fazla yok. ama olan sahnelerde kesinlikle iyiydi. yapmacık bir hava yoktu, en azından ben göremedim. margaret qualley ismini daha önce sinemada çok duyan bir değildim. sinema ile de genel olarak ilgilenen biri değilim açıkçası, zaman zaman, özellikle QT filmleri olduğu zaman mutlaka izlerim. fakat onun dışında dediğim gibi ilgili değilim. muhtemelen de bu ismi duymama sebebim bu eksikliğimden olabilir. evet margaret qualley kesinlikle çok iyi oynadı. TAT KAÇIRACAK, KEYİF BOZACAK* bilgi sunmak istemiyorum kesinlikle. fakat zaten bu fragmanda da açıktı. margaret qualley ile brad pitt'in bulunduğu bir araba sahnesi vardı. küçük bir kesit. işte o sahnede özellikle muazzam oynadı. margot robbie filmde sharon tate karakterini canlandırsa da, açıkçası ben onu da oyunculuk açısından muazzam biçimde yer aldığını söyleyemem. çünkü genel olarak o da filmde kendisini genel anlamda zorlayacak sahnelerde bulunmadı ve diyalog açısından da yine çok da muazzam bir oyunculuk sergileyemedi çünkü bu tarz bir imkanı da olmadı. QT, filmde kendisini çok ön planda göstermemiş diyebilirim. bu da beni üzen bir kısım oldu açıkçası. yalnız yine fragmanda çok küçük de olsa görünen bir sinema salonunda bulunduğu sahne vardı, orada özellikle ayaklarına odaklanılması muazzam olmuştu diyebilirim. tabii QT farkı, bir yerlerde ortaya çıkmalı.



kamera kullanımında, özellikle araba sahnelerindeki kamera kullanımlarını çok beğendim. gerçekten bana kalırsa arabanın içinde yolculuk yapanlardan biriymişçesine bir hava içerisine aldı beni. sizlerde de bunun olabileceğin düşünüyorum. özellikle de bu sahnede genel olarak müzikler yer alıyor. istisna olan bazı sahneler hariç genel olarak araba sahnelerinde müzikler mevcut.

müzikler demişken de filmde gerçekten çokça müzik kullanılmış. müzik kulağımın çok mükemmel olduğunu söyleyemem ama, müzikler o dönemi yansıtması açısından bence güzel seçilmiş. mükemmel müzikler kesinlikle değildi bana göre, ama dönem açısından düşündüğümde gayet iyiler. fakat bunca müzik kullanmak yerine daha çok diyaloglara yer verilse bence çok daha iyi olabilirdi. diyaloglarda genel olarak leonardo di caprio'ya yoğunlaşılmış ve filmi bana göre leonardo di caprio sırtlamış gibi geldi ve beraberinde brad pitt, o da malum dövüş sahnelerinde. QT farkını görebileceğimiz o diyaloglar, kanlı sahneler maalesef bu filmde çokça yok. belli sahneler dışında. QT izleyenler kesinlikle bilirler ki, özellikle reservoir dogs ve the hateful eight filmindeki diyaloglar muazzamvariydi.

bu filmde QT farkını en net görebileceğimiz yer kamera açıları ve ayaklar. ayaklar QT için bir vazgeçilmez. bu filmde de bunu kesinlikle ortaya koymuş hemen hemen birçok sahnede mevcut. zaten özellikle ayak fetişistlerinin gitmesi gerektiğini söylemem de bu yüzden. onlar için bir şölen olacaktır.

puanlama kesinlikle yapmak istemiyorum. ben yalnızca filme dair yorumlarımı, izlenimlerimi, elimden geldiği kadar en TAT KAÇIRACAK, KEYİF BOZACAK şeyler olmadan anlatmak istedim. ki bunu yaptığımı da kesinlikle düşünmüyorum. QT severlerin gitmesi gerektiğini düşünüyorum bu filme. Önceki 8 filmi izlemiş biri olarak söylemem gerek ki, (Kill Bill filmi vol1-vol2 olsa da bir film olarak değerlendiriliyor) sanki QT havası gerçek anlamda çok yok gibi. Ben o önceki filmlerdeki havayı burada alamadım. tabii yukarıdaki belirtmelerim dışında. Ama gittiğim için elbette pişman değilim. çünkü dediğim gibi ben burada TAT KAÇIRACAK, KEYİF BOZACAK şeyleri anlatmadım, onlar içerisinde elbette beni tatmin eden sahneler oldu. siz de gidince eminim çokça seveceğiniz sahneler ve diyaloglar olacaktır.  fakat sizden tek dileğim beklentinizi o 8 filmin getirisinin üzerine katlayarak koymamanız. biraz düşürün hafif de olsa. o şekilde gittiğiniz takdirde beklentiniz karşılayacağını düşünüyorum.

güzel günler dilerim.

21 Mayıs 2019 Salı

neden süper güç olamıyoruz?

iki bin on dokuz yılının ilk yarısını sonlandırmaya yakın olduğumuz zamanlarda, neden süper güç olamadığımıza dair bir makale hazırlamak istedim. bunun için elbette sizler de biliyor ve aşikar bir biçimde görüyorsunuz ki, birden fazla neden var. bu soruyu değil bir makalede cevaplamak, kalıncasından, şöyle bir orta dünyayı anlatan tolkien'in kitapları gibi kitaplar yazmalı. o zaman bu konuda gerçekten aydınlığa ulaşabileceğimize inanıyorum.

bu soruya birkaç seri halinde cevaplamak istiyorum. diğer seriyi ne zaman yazarım bilmiyorum. belki iki bin on dokuz yılının ikinci yarısının sonlarına denk gelir, belki birkaç hafta sonra, kim bilir belki ben serimi devam ettirmeden süper güç bile oluruz, öyle değil mi? farkındayım pek komik değil, ülke olarak o kadar absürt durumlar içinde yaşıyoruz ki, kara mizah konusunda, bunu çok rahat söyleyebilirim, hiçbir kara mizah kitabı yoktur ki, bizim ülkemizin günlük yaşantısından daha komik olsun. kara mizahı okurum, gayette severim. Ama ülkemize kıyasla her kara mizah kitabı daha az komiktir, bunu unutmayın.

konudan sapmak istemiyorum, şu sıralar kendimi okumaya ve sessizliğe verdiğimden, yazmak için kendimi zaten fazlasıyla yetersiz görüyorum. yıllar öncesinde daha çok yazmaya odaklıydım, daha çok severdim, fakat şu sıralar yazmaktan biraz yorulduğumun  farkına vardım.

neyse, bu serinin ilk cevabını, okumak üzerine vereceğim. benim de çokça yaptığım bir konu. süper güç olmamızın önündeki en büyük etken okuma eksikliği. maalesef o kadar çok şey bildiğimizi düşünüyoruz ki, okumaya vakit ayırmak oldukça zor ve ağır geliyor. şöyle ki ben ilkokuldayken, internet bu denli kendini iyi göstermiş değildi. hani internet, şu yıllarda olduğu gibi, öğrenilmesi size  pek de bir şey kazandırmayacak konuları dahi ayrıntısına kadar öğrendiğimiz gibi değildi. ama bakın bu cümleyi kendim oluştursam bile, kesinlikle bilgi ne kadar size saçma gelirse gelsin, absürt gelirse gelsin, ben bunu öğrensem bana ne katkısı olacak diye içinden söylenseniz bile, onu öğrenmenizi tavsiye ederim. bilgi gerçekten mükemmel bir güç. eğer dünyada bilgiyi gerçekten yararlı biçimde kullanan insanlar olsaydı, dünyayı silahlar değil, dahi beyinler yönetirdi ve emin olun şuan olduğundan çok daha mükemmel bir gezegende yaşıyor olurduk.

buradan konuya farklı bir yere çekmek istiyorum, elimden geldiğince kısa tutarak. zamanım oldukça her ne olursa olsun herhangi bir bilgiye ayrıntılı olarak ulaşmayı çok severim, işime yarasın veya yaramasın, o konuya ilgili olayım veya olmayayım. çünkü gerçek anlamda öğrenmek bana mutluluk sağlıyor, daha doğrusu bilgi diyeyim kısaca. bilgi mutluluk gibi geliyor bana, sanırım bende uyandırdığı anlamı bu. geçenlerde şans eseri, benim dünya görüşüme göre gerçekten absürt bir bilgiye ulaştım. emlak vergisi. ev sahibi olsanız da anlaşılan bir şekilde bir yerlere ödemeler yapıyorsunuz. bu hangi ülkelerde var ve gerçekten ne gibi katkılar sağlıyor bu verginin amacı nedir hiç bilmiyorum. sadece düz olarak şu yorumu yapabilirim ki, anlayacağınız eviniz olsa bile, yani yıllarca çalışıp, belki zor bir şekilde sığacağınız eviniz olsa bile, yine de vergi ödüyorsunuz. bu miktar cüzi olsun yahut olmasın. hiç önemli değil, benim dünya görüşüme göre pek de makul olmayan bir vergi. ama dediğim gibi araştırmadım, belki araştırıp gerçek anlamda ne gibi katkıları olduğunu düşünürsem mantıklı gelebilir. ki halihazırda mantık dediğimiz şeyin şöyle bir algısı var. en mantıklı bir şey bile, siz onun bağlantısını vs bilmediğiniz takdirde sonuna kadar mantıksız gelebilir. ama araştırdıkça, birkaç bilgiye ulaştıkça aslında ne kadar da mantıklı olduğunu kavrayabilirsiniz. nasıl desem, ne kadar araştırma yaparsam yapayım, bu emlak vergisinin makul bir sebebi olacağı konusunda kuşkuluyum. eminim ev sahipleri de kuşkuludur. her neyse.

okumak dostum, okumak gerçekten sana mükemmel faydalar sağlar. bilgi dediğimiz aracı şu şekilde düşünme, "ben ne kadar çok bilgili olursam, statü olarak o kadar çok insanın üzerinde olurum." bu hiç mantıklı değil, bilginin sağladıklarından biri elbette bu. ama bilginin yararını böyle basit bir şekilde anlayamayız. bilgili olmak zor değildir, önemli olan bilgiyi makul yerlerde, makul biçimde kullanabilmek. şuan siz sanıyor musunuz ki ülkemizdeki insanların çoğu bilgisiz, hayır elbette. herkesin bilgiye bakış açısı farklı. a kişisinin bildiğini b kişisi bilmez veya tam zıttı biçimde. bilginin önemi insanlara cazip gelirse onu öğrenirler. bu biraz bilginin insanlara ne kadar fayda sağladığına göre değişiyor. ama asıl önemli olan, bilginin bize ne fayda sağladığını düşünmeden onu elde edebilmek. bu makalemin bir yerlerinde de belirttiğim gibi, bilgi. her ne konuda olursa olsun, öğrenin. lütfen, vazgeçmeyin, lüzumsuz bilgiler ansiklopedisi vardı mesela. yıllar önce hatırlıyorum pdf biçimdeydi ara ara okurdum vs. gayet de hoş bilgiler, hiçbiri de bana lüzumsuz gelmemişti. bilgi sonuçta, bana kalırsa bir çeşit anlatım bozukluğu "lüzumsuz bilgiler". bilgi dediğimiz şey dünya üzerinde herhangi bir insana bir şey katıyorsa, işte o zaman gayet de lüzumludur. süper güç olma yolunda bu belirttiğim ansiklopediden de faydalanabilirsiniz.

sıkıldım demeyi pek tercih etmiyorum. yalnız yorucu geldi. yazıyı burada bitireceğim, ama özetle şunu belirtmeliyim ki, süper güç olmamız yolunda gerçekten önemli bir adım varsa o da okumak. lütfen okuyun. her ne olursa olsun.